Bir 'zerre' Replikas



Türkiye’nin ender nevi şahsına münhasır müzik gruplarından Replikas, yeni albümü Zerre ile karşımızda. 2000 yılında müzik sahnesine çıkan Replikas, sedalarını ilk işittiğimizden beri aklımızı kurcalamaya devam ediyor. İlk albümleri Köledoyuran ile başlayan yolculuk Dadaruhi ve Avaz’la devam etmiş araya bir de Film
Müzikleri albümü girmişti. fiimdi ise elimizde olgun bir meyveden farksız Zerre albümü bulunuyor. Barkın Engin, Gökçe Akçelik, Selçuk Artut, Orçun Baştürk ve Burak Tamer’den oluşan grupla yeni albümleri ve grubun müzikal yaşamı
hakkında konuştuk..
Haber: Çiğdem Toparlak

2000 yılında müzik sahnesine çıkan Replikas, sedalarını ilk işittiğimizden beri aklımızı kurcalamaya devam ediyor. Barkın Engin, Gökçe Akçelik, Selçuk Artut, Orçun Baştürk ve Burak Tamer’den oluşan grupla yeni albümleri ve grubun müzikal yaşamı hakkında konuştuk…

İlk olarak albümünüzün adından bahsetmek isterim. Niye “Zerre” koydunuz adını? Albümdeki şarkıdan geliyor sanırım?
Gökçe: Elbette ilk önce şarkının adıydı ama o şarkının albümün adını taşıyacak şarkı olması gibi bir sebepten değil. Sadece kelime hoşumuza gittiği için. Başta bu konuda bayağı düşündük zaten, böyle bir şey ilk defa oluyor çünkü. Zaten bizim şarkı sözüne yaklaşımımızda sözlerin nasıl tınladığı çok önemli. Ayrıca içeriği de onun arkasından geliyor ve o da önemli bir hal alıyor. fiarkı sözlerini yazarken de tavrımız her şeyi çok net bir şekilde ortaya koymak, parmakla göstererek “Bak bunları bunları hissetmen gerekiyor.” demek değil. Kişinin kendine zihninde başka şekilde yorumlayabileceği şeyler yazmayı tercih ediyoruz.

Zerre kelimesi de bu tür çağrışımlara çok açık.
Orçun: Zerre atom da demek bir yandan. En küçük parçacık anlamına da geliyor. Aslında en ufak şey ama öte yandan etrafımızı dolduran ve çevreleyen bir şey. Boyutuyla ilgili de tezat bir durum oluşturuyor bu.
Gökçe:  Aslında bizim albümde de şarkı sözlerinde de varoluş meselesi ciddi bir mesele olarak ön plana çıkıyor. Mesela şarkının içinde “Zerredir belki ama yok denilmez.” diye bir cümle var. Yani yok olmayan varlığın en küçük ve en basit hali aslında. Varlığı en ciddi olarak temsil edebilecek şey.

Albüm kayıtlarını Gökçeada’da yapmışsınız. Nereden esti? Mekânı nasıl buldunuz?
Selçuk: Akustik ses karakteri olan bir yer arıyorduk. Eski oturduğum yerdeki bakkala gidip sordum bilir mi diye. Çünkü o semtte de epey bir yapı var. Meğer o yazları Gökçeada’ya gidermiş. Gökçeada’da eski yarı açık cezaevi var. “Niye orayı düşünmüyorsunuz?” dedi, biz de hemen o hafta sonu atlayıp arabaya gittik, nasıl bir yer diye baktık. Bizi tatmin eden bir sonucu görünce karar vermiş olduk.
Barkın: Adanın ortamı bizi gerçekten çok etkiledi, doğanın içinde kimsenin olmadığı bir yer. Bir de eskiden oranın cezaevi olduğunu biliyorsunuz, enteresan bir ruh haline sokuyor insanı.
Gökçe: fians da bayağı yardım etti tabii. Cezaevinin aslında tümü kullanılabilir bir halde değil. Bir kısmı zeytinyağı fabrikasına dönüştürülmüş bu birinci şansımız, ikincisi yazın üretim yapılmıyor olması, üçüncüsü de sahibinin eskiden saz çalan müzisyen biri olması ve bize anahtarı verip istediğiniz gibi kayıt yapın deyip, hiçbir karşılık beklemeden orayı bize açması.

Geçmişten günümüze albümlerinize baktığımızda atmosfer biraz daha karanlıklaşıyor gibi. Sizin böyle bir hissiyatınız var mı?
Orçun: Yani seviyoruz aslında.  Karanlık müzikler ya da sesler, gürültüler konusunda bizim eşiğimiz biraz yüksek herhalde. O yüzden bize çok öyle gelmiyor ama dışarıdan birinin böyle algılaması doğal olabilir. Bir de Türkiye‘de böyle albümler çok fazla yayınlanmıyor galiba.
Barkın: Baştan beri dinlediğimiz şeylerdi aslına bakarsan etkilediğimiz. Senin ‘Karanlık' dediğin tarafa özel bir sevgimiz var açıkçası. Bu da doğal olarak bizim yaptığımız şeye de yansıyordur. Ama hiçbir zaman planlı şekilde olmuyor bu.
Gökçe: Hiçbir zaman eğlendirmeye yönelik bir grup olmadık ki sahnede eğlenebiliyoruz ve insanları da eğlendirebiliyoruz istediğimiz zaman. Ama bir albüm dolusu bir şey söylemek istediği zaman insan “Ya ne güzel eğleniyoruz.” demektense daha ciddi bir şeyler üzerine konuşmak ya da bir şey aktarmak istiyor sanırım.

İnsanların müziğinize vereceği tepkiler hakkında çekinceniz olmadı mı?
Selçuk: Bu hiç olmadı ki bizde, birinci albümümüzde de olmadı. fiimdi de olmadı. Olacağını zannetmiyorum da.
Barkın: Genelde tek istediğimiz bizim beşimizin seveceği bir müzik yapmak.  “Bu müziği seven insanlar varsa bize ne mutlu” düşüncesiyle hareket ettik. O kaygılar çok ticari açıdan yaklaşan şeyler. Bunu müziğimize yansıtmak yerine başka bir işte çalışmayı tercih ederim. Bazılarımız da bunu yapıyor açıkçası. Müzisyenlikle muhasebeciliği karıştırmamak lazım.
Gökçe: Bir de kendimiz dinlediğimiz bütün müziklere baktığımız zaman biz yelpazenin en deneysel, en dinlemez yerinde de durmuyoruz aslında yani. Almanya’da İngiltere’de müzik yapıyor olsak bize çok dinlenemez bir müzik yaptığımızı söylemeyecek insanlar aslında, ama burada pek rastlanmıyor herhalde.

Peki, bu tarz müziği yapan kafa dengi insanlar olarak birbirinizi nasıl buldunuz? Bu kadar senedir de ufak tefek değişiklikler dışında bozmadan ilerliyorsunuz?
Burak: Aslında bizim için geçirdiğimiz en şahane vakitler beraber çaldığımız vakitler oluyor. Gerek konser olsun, gerek prova, gerek de şarkı yapma süreci olsun. Bunu çok sevdiğimiz için, bizim hayatımızı daha anlamlı kılan yegâne şey olduğu için birbirimize katlanıyoruz. (gülüşmeler) Ama katlanmakta da çok zorlanmıyoruz açıkçası beraber çok eğleniyoruz hiçbir zaman gerginlik olmuyor.
Selçuk: Ortak şeylerden beslendiğimiz için, ortak zevklerle de donanmış olduk aslında. Herkes birbirine bir şeyler öğretiyor, anlatıyor. Kutuplaşmalar elbette oluyor arada sırada ama hani onlarda çok çabuk çözülüyorlar. Kronikleşmiş şeyler olarak kalmıyorlar. Ama daha çok tarihine falan bakmak gerek.
Gökçe: Biz aslında Barkın ile çok küçüklükten tanışıyoruz. Orçun’la da pek büyüklük sayılmaz aslında 16, 17 yaşından beri. Dolayısıyla beraber gelişen bir müzik zevkimiz vardı ve müzik yapma isteği herkeste çok belirgindi. Daha sonra Selçuk’ta grubun daha yeni yeni ortaya çıkmaya başladığı dönemde geldi. Ondan sonrasında zaten hep beraber geliştirdik müziğimizi.
Sırf grubun elemanları değil, bütün çalışan ekip olarak iyi bir aura oluşturmak gerekiyor sanırım iyi bir şeyler yapmak için…
Selçuk: 15 yıl müzik yapınca birtakım şeyler etrafında toplanıyor insanın. fians kuvvetliden yanadır.
Gökçe: Bizde zaten hep bir çeteleşme eğilimi var başından beri. Daha ilk albümden kendimize ait, yani bizimle çalışan bir ses teknisyenimiz olması lazım diye karar vermiştik. İlk önce onu yaptık. Sonra görsel, konusunda da aynı yolu izledik. Bu kişiler aynı zamanda çok yakın dostlarımız oluyor. Böyle olunca da tabii daha sağlam oluyor işler.
Orçun: Ama çokta garip şeyler değil bunlar. Yurt dışında gruplar böyledir. Ülkemizde de yavaş yavaş oluyor. Sivilleşme eksik bizde. O da oldukça bunlar da fazlalaşacak.
Selçuk: Evet, beraber aynı proje ya da fikir peşinden koşmak ve bu konuda istikrar… Herhalde burada en eksik olan istikrar sahibi olabilmek. 

 Yurtdışında sık sık konser veren bir grupsunuz. Bu beğeninin kaynağı nedir?
Selçuk: Gerçekten çok ilgili ve araştırmacı olan müzik dinleyicileri değişik kıtalara ulaşıp değişik müzikleri buluyorlar. Özellikle 2000’den beri doğudaki sanata olan merak artıyor. Bu coğrafyaya bakıldığında insanlar  Dadaruhi alıyordu, biz görüyorduk. Avaz’la beraber bu biraz daha yükseldi. Sonra Fatih Akın’ın filmiyle beraber dünya çapında anılmaya başlandık. Bu albümünde bu çizgide etkisi olacağını düşünüyorum.
Daha önce çıkardığınız bir film müzikleri albümü var. Film müziği yapma fikri nasıl geldi? Nasıl başladınız?
Selçuk: İnsanlar müziğimize dair çoğu zaman “görsel bir dili var bu yaptığınız işin, bir dünya yaratıyor” gibi cümleler sarf ederlerdi zaten. Böyle olunca, bunu hisseden başka insanlarda ortaya çıktı: “ben film yaptım, bu filme müzik yapar mısın?” diye yaklaştılar duruma. Biz de zaten onların filmlerini çok severek izliyorduk. Karşılıklı herkes birbirinin işinden haz alıyormuş. İlk deneyimimiz öyle olmuştu.
Orçun: Onlar da bizim müzikte yapmak istediğimiz şeyleri sinemada yapmak istiyorlar aslında; kalıpları yıkmak, söylenemeyen şeyleri söylemek, sinema üzerine yeni laflar etmek istiyorlar. Bizim de müzikte böyle şeyler yaptığımızı görünce bu tarz bağımsız diyebileceğimiz oluşumlar ve yönetmenlerle birleşiyoruz.

Türkiye’de ana akım müzik türlerinin yanında farklı tarzda deneysel müzik gruplarının sayısı artıyor. Bu konuda yeni gruplar için bir yol açmış olabilir misiniz?
Gökçe: Bunu elbette o gruplara sormak lazım ama olabilir. Çünkü ben kendi adıma Zen’den cesaret aldığımı biliyorum. Her şeyin çok olmayacağı bir dönemde Zen gidip aklına esen müziği yapıyordu. Ben “Vay be demek isteyince yapılabiliyormuş” deyip onlardan o şekilde çok etkilendiğimi hatırlıyorum.
Selçuk: Müziğin ilk profesyonel olarak seyirciyle buluştuğu, rasyonele dönüştüğü nokta onun bir albüme dönüşmesiydi. Bugün onun yolları biraz daha kolaylaştı tabi internetle. fiimdi ki gruplar belki bir albüm yapmayı bir gaye olarak görmüyorlar. Daha çok kitlelere ulaşmanın daha kolay yöntemlerini deniyorlardır. Umarım bu çabalarını daha somutlaştırıp, elle tutulur CD’lere dönüştürebilirler.

Bütün albümlerinizin sonunda gizli saklı bir tıngırtı oluyor. Bu artık Replikas’ın bir geleneği midir?
Barkın: Köledoyuran’da yoktu ama.
Orçun: Eski bir gelenek aslında bu. Albümün genel görünümünden, genel soundundan farklı bir beste olarak da, stil olarak da, farklı bir parçayı biraz daha gizliye saklamak, dakikalar sonraya saklamak gibi.
Barkın: Hepsi de birbirinden farklı aslında. Dadaruhi’deki, o kayıtlar esnasında stüdyoda yapılan doğaçlamadan bir bölümdü. Avaz’daki canlı çalınmış bir “Taş var köpek yok” yorumuydu.


Anasayfa | Bağlantılar | Hakkımızda | İletişim | Site Haritası Gsü Bim 2010 & Ver. 1.0.0.3