Siyasette mizah ve kadına tahammül yok



Yerel seçimler yaklaşırken siyasi partiler kampanya hazırlığında. Ancak, partilerden önce harekete geçen KA-DER (Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği) hazırladığı afişle gündeme oturdu.  Üç büyük siyasi parti liderinin en “sevimli” ve en “samimi” halleriyle kadınların siyasete katılımı konusunda hem fikir olduklarını belirten afişe bir de uyarı eklenmişti: “Bu ilan yerel yönetimlerde %1’lik orana isyan eden ve siyasette görev almak isteyen kadınların hayallerinin ürünüdür.”
Haber: Aslı Acar, Nerih Çatık

Sokaklardaki billboardlarda Recep Tayyip Erdoğan, Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli’yi yan yana görenler gözlerine inanamadı. Ne var ki Bahçeli de gözlerine inanamayarak KA-DER’e dava açtı. Kampanyayı, haklarında açılan davayı ve Türk siyasetinde kadının yerini KA-DER genel başkanı Hülya Gülbahar’la konuştuk.

Bu kadar şaşırtıcı ve birçok insan için belki de inandırıcı olan bu afişi nasıl tasarladınız?
Aslında ilk başta daha çarpıcı, daha eleştirel bir afiş tasarlamıştık. Ancak henüz partiler yerel seçimler için adaylarını açıklamadıkları için hem umudumuzu, hem de onları kaybetmemek adına sonunda bu versiyonda karar kıldık. Bu afiş Öykü Reklam Ajansı ile bizim, yani KA-DER ’in ortak bir çalışması sonucunda ortaya çıktı. Ne yazık ki, liderlerimizin gülerken hiç fotoğrafları olmadığı için mevcut fotoğraflarından beğendiklerimizin telif haklarını ödeyip photoshop kullanmak zorundaydık.

Bu üç lideri seçme nedeni
Bahçeli, Erdoğan ve Baykal’ın başkanı oldukları partiler mecliste oyların yüzde 88’ini temsil ediyor. Yani onların onayı olmadan mecliste karar vermek imkansız. Mecliste grubu olan diğer parti DTP ise zaten kadın kotası uyguladığı için bu partinin başkanına yer vermedik. Afişte de belirttiğimiz üzere bu bizim “hayal ürünümüz”. Biz nasıl liderler görmek istiyorsak onu çizmeye çalıştık. “Anlaştık, üçümüz de aynı fikirdeyiz” cümlesini hiçbir konuda söyleyememiş olsalar bile, kadınların siyasete aktif katılımı konusunda söyleyebileceklerine inanmak istedik. Bu adaletsiz temsilin sayıca değerini bilmeyenlerin de öğrenmesi için yüzde 1’lik temsil oranını afişe yansıttık. Çünkü olayla hiç alakası olmayan kişileri bile isyan ettirecek bir bilgi bu. Diğer yandan “hayallerin ürünü” dedik bu tabloya, çünkü hala partiler kadın adayları desteklemekten kaçınıyor ya da tereddüt ediyorlar.

Afişte şahsının küçük düşürüldüğünü öne süren Devlet Bahçeli ile mahkemelik oldunuz. Bundan dolayı dikkat çekmeye çalıştığınız konudan çok bu dava konuşuldu. Bu süreçten biraz bahsedebilir misiniz?
Bahçeli’nin KA-DER’ e dava açması aslında bizim öne sürdüğümüz kadın temsiliyetinin arttırılması konusu bakımından olumlu bir gelişme oldu. Afişi görmeyenler bile medyanın davadan bahsetmesi sebebiyle afişten, bizden haberdar oldular. Sonuçta mahkeme de Bahçeli’nin itirazını reddetti. Fakat bu davanın açılması Türk demokrasisi adına olumsuz bir tablodur. Siyasetçilerin eleştiriye, mizaha ve her şeyden önemlisi siyasette kadına tahammülsüzlüklerini ortaya koydu. Bu da düşünce ve ifade özgürlüğü ve kadın-erkek eşitliği konularında daha uzun yollar kat etmemiz gerektiğini gösterdi. Örneğin mahkemede de dile getirdiğimiz üzere, geçtiğimiz Ekim ayında Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin üzerinde Sarkozy’yi ve politikalarını eleştiren sözler yazan kukla bebeği (Voodoo)  piyasaya sunulmuştu. Sarkozy de bebeği üreten firmayı dava etti ancak Fransız mahkemeleri bunun “mizah hakkı” dahilinde değerlendirilmesi gerektiğine dair hüküm verdi. Konu yerel ve yabancı basında da geniş yer buldu ve Sarkozy çok sert eleştirildi.

Afişte yer alan liderlerin tepkilerini biliyoruz. Peki ya diğer siyasi partiler? Onlardan olumlu ya da olumsuz eleştiriler aldınız mı?
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki afişe MHP tabanından da oldukça olumlu tepkiler aldık. Diğer partilerden de çok olumlu yorumlar geldi.

Bundan önce de 22 Temmuz genel seçimleri öncesinde yine KA-DER’in bıyık takarak “Meclise girmek için erkek olmak şart mı?” demeçleriyle bir kampanya yürütmüştünüz. O kampanyanın amacına ulaştığına ve kadınların siyasete katılımını etkileyebildiğine inanıyor musunuz?
Genel seçimler sonunda 50 kadın meclise girdi. Elbette nüfusun yarısını oluşturan kadınların mecliste yüzde 9,1’lik temsil oranı bizleri tatmin etmedi. Ancak “Bıyık Kampanyası” olmasaydı kadın milletvekili sayısının 20’yi bile geçemeyeceğini önceden belirlenmiş aday adayı listelerinden biliyoruz. Diğer yandan bu kampanya siyasete aktif olarak katılmak isteyen kadınlarımız için de cesaret verici oldu. Aday adayı olmak için partilere başvurdular. Fakat bu noktada da yine ayrımcılığa tabii oldular. fiöyle ki, iktidar partisi AKP aday adaylarından (kadın ya da erkek) iki bin lira, CHP de üç bin lira başvuru ücreti istedi. Bu başvuru sayısında elbette önemli bir düşüşe neden oldu. Sonuç olarak aday adayı olan kadınların adları da kapalı kapılar ardında parti yöneticileri tarafından çizildi. Aday bile olamadılar kısaca. 

Kadınlara seçme ve seçilme hakkını birçok gelişmiş ülkeden önce veren ve 1935 yılında kadınların temsili açısından dünya sıralamasında 2. sırada olan Türkiye ne oldu da 2007’de 167. sıraya düştü? 
Bu konuda yine erkekler tarafından yazıldığına inanabileceğimiz mitle karşı karşıyayız. Kadınların seçme seçilme hakkının kendilerinin mücadelesi ile değil devlet eliyle, Mustafa Kemal’in girişimi ile verildiği bu sebeple de kadın haklarının mücadele edinilmeden elde edildiği ileri sürülmekte. Oysa, daha 1923 yılında Nezihe Muhittin Kadınlar Halk Fırkası’nı kurmuş ve kadınlar için oy hakkını savunmuştur. Ancak meclis partinin kurulmasına izin vermemiştir. Ardından da 1924 yılında Türk Kadınlar Birliği kurulmuştur. Bu dernek en eski Türk sivil toplum örgütüdür, ayrıca dünyadaki kadın hareketlerinin de ilk kuruluşlarından biridir. En büyük mücadelesini de yine kadınların siyasal haklar elde etmesi ve sosyal yaşama aktif olarak katılması için vermiştir. Yani bu mücadele Cumhuriyet tarihi kadar eskidir. Mustafa Kemal’in doğru liderliği ile 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiş ve sonra da kota uygulanmıştır. Fakat sonraki yıllarda kota kalkmış ve zamanla özellikle 12 Eylül sonrası Türk toplumunun benimsediği muhafazakarlık cinsiyetçi işbölümünü getirmiştir. “Kadınların yeri evleridir, en azından meclis hiç değildir” gibi bir düşünce yerleşmiştir. Karşısından olduğumuz düşünce tam da budur.  

Kadın siyasetçilerin hata yapmaları cinsel kimlikleri ile bağdaştırılırken aynı hataları yapan çok sayıda erkek siyasetçi bu kimlik okuması üzerinden değerlendirilmiyor. Bu cinsel ayrımcılık bir kadın partisine gidilebilir mi?
Bunu aslında 10 yıl kadar önce düşünmüştük ama kadınları böleceğini varsayarak vazgeçtik. Zaten kadınların oylarını belirleyen başka birçok dış etken var. Biz daha çok, diğer tüm demokratik ülkelerde olduğu gibi mevcut siyasi partilerde kadınların da var olmasını istiyoruz. Çözüm olarak geçici bir pozitif ayrımcılıktan yani kota uygulamasından yanayız. Anayasa’da kadın-erkek eşitliğinden söz ediliyor. Ayrıca eşitliğin sağlanması için geçici ve özel önlemlerin alınabileceğinden bahseden Birleşmiş Milletler’ in konuyla ilgili sözleşmesi de 1985 yılında Türkiye tarafından imzalandı. Yani bu kota yöntemi bizim uydurduğumuz bir şey değil. Kısaca mevcut hukuki çerçevede, mevcut kurumlar ve siyasi partiler ile bir sonuca ulaşmak istiyoruz.


Anasayfa | Bağlantılar | Hakkımızda | İletişim | Site Haritası Gsü Bim 2010 & Ver. 1.0.0.3