''Fotokopi sanattır''
 
 
 
Ona göre hayat okunduğu gibi yazılıyor. Bu yüzden hayatını yazıyor, çevresinden, sokak kültüründen besleniyor. Fotokopiyle çoğaltıp dağıttığı Solucan fanzininin ardından Nihai adlı kitabı fotokopi ile basıldı ve şimdi bir yeni kitap daha geliyor: Ayak
 
Haber ve fotoğraflar: Mehmet Akın
 

Aşkın Yücel Seçkin, Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü 4. sınıf öğrencisi. 2002’den beri kendi deyimiyle “dirsek temasındaki ” arkadaşlarıyla birlikte Solucan adlı bir fanzin çıkarıyor. Şimdiyse Nihai’nin ardından Ayak adlı ikinci romanını okuyucuya sunmaya hazırlanıyor.

Fotokopi makinesi sizin için önemli bir alet anladığım kadarıyla. Tam olarak neyi ifade ediyor, açıklar mısınız?
Fotokopi sanattır. Benim içinse müthiş bir araç. Fotokopi makinesinin bir sesi vardır, o bana sanal ortamda yaptığını, elle dokunulabilir bir hale getirdiğini hatırlatır. Makinenin sesi, radyasyonu ve ışığı mekanik olsa da bir canlılık ifade eder. Kısaca, bir şeyi dolaşıma sokmanın en kısa aracı da diyebiliriz.

Nihai isimli kitabınızın ortaya çıkış süreci nasıldı?
Aklımda olan, bir şekilde gözümün önüne gelen görüntülerden, o andaki, o yerdeki yaşananlardan, düşünülenlerden bir araya gelen bir fikir süreci var. Bu süreç yaklaşık dört veya beş yıl sürdü. Bir türlü başlayamamıştım, ama aklımda devam ediyordu. Kafamdan çıkarmak istedim, rahatsızlık veriyordu çünkü. Hikâye zihnimde sürüyor, şunu kâğıda dökeyim de bu benden çıksın dedim. Kapsamlı ve daha uzun bir çalışma denemesiyle ortaya çıktı. Beslendiğimiz ve beslediğimiz insanlar var kitapta. Arkadaşların hikâyeleri, hepimizin serüvenleri orayı besledi. İki ayda çok güzel bir yerde ve ortamda yazıldı. İkinci kitap düşündürüyor beni daha çok. Kafamdan çıkardım, dolaşıma soktum bu kitabı, Nihai’yle işimi tamamladım artık.

Kitap sizin değil yani artık?
Hiçbir zaman benim olmadı ki. Zihnimdeki bir ağırlıktı ve onu çıkarıp rahata kavuştum.
İkinci kitabınız da Nihai gibi roman türünde mi?
Bu türe bildiğim kadarıyla “tepkisel aykırı roman” diyorlar. Bunun en önemli temsilcisi sanırım Chuck Palahniuk (Dövüş Kulübü’nün yazarı). İkinci kitabın ismi Ayak. Kimlik kırılması üzerine bir kitap.

“Kimlik kırılması” derken?
Yani insanlara atfedilen veya insanların kendine atfettiği kimliğin kırılması… Kimlik reddi mesela bunun ilk aşamalarından birisi. “Ben Çingene değilim”, her Çingene çocuğunun kendine ilk söylediği cümlelerden biridir. O yüzden de Çingenelerin nüfusu araştırıldığında bilginin bu kadar ince işlendiği ve istatistiğin bu kadar kullanıldığı bir dünyada Çingenelerin kesin nüfusu asla belirlenemiyor. Bu yaşanan, bir kimlik reddidir. Atfedilen bir kimliği reddediyor, hatta birbirine hakaret olarak kullanıyor. Benim anlattığım hikâye bambaşka tabii. Ama kimlik kırılmasına bir örnek bu.

Fanzinlerinizle ve kitaplarınızla ulaşmak istediğiniz özel bir hedef kitle var mı?
Çok fazla hedef belirleme filan yok. Kendiliğinden gelişen bir şey daha çok. Biz hayatı okunduğu gibi yazmaya çalışıyoruz ve okunduğu gibi yazınca ulaşacağı yerleri daha sonra görebiliyoruz. İkinci kitap için, üniversiteye yeni başlamış, 18-22 yaş grubuna yoğunlukla hitap ettiğini gördüm yazdıktan sonra mesela. Ergenlik döneminde veya ergenlik dönemini yeni tamamlamış insanlara hitap ediyor. Fanzinde ise böyle bir şey söylemek çok zor. İlk sayılarından itibaren, üniversite profesörlerinden 14-15 yaşındaki ortaokul öğrencisine kadar herkese ulaşıyor. Hitap eder mi, bilmiyorum; onu oradan öğrenmek gerekiyor.
“Yayınevi değil; fotokopi bir tercih”

İkinci kitabın, birinciden farklı olarak yayınevinde yayımlanma ihtimali var bildiğim kadarıyla…
Yayınevi olabilir, henüz bir netlik yok o konuda.

İlk kitap neden yayınevinden çıkmadı?
Bana sorarsan yayınevi bir tercih değil, fotokopi bir tercih. Bunun çeşitli sebepleri var. Birincisi, oradaki otorite, oradaki ekonomik döngüyle pek fazla ilişki kurmak istemiyorum. Oradaki piyasa ilişkilerini pek sağlıklı bulmuyorum. İkinci olarak da, bir yabancılaşma süreci yaşatıyor yazdığın ürünle. Bir üretimi bütünlüğüyle yapamıyorsun. İnsanlar bir alanda uzmanlaştırılıyor ve sen ne ürettiğini bile bilmeden, arabayı görmeden vidasını sıkıyorsun, diğer taraftan montajını yapıyorsun. Ondan sonra fabrikasyon ürünler çıkıyor ortaya. Müzik aletleri bunun için güzel bir örnektir. Fabrikasyon müzik aletleri neden güzel değildir mesela? İyi ses çıkarmaz, tüm müzisyenler bilir. El yapımı olduğu zaman, tüm ayrıntılarını, kıvrımlarını, köşelerini incelikle belirlerler ve iyi ses çıkar ondan. Yazıyorum, yayınevine gönderiyorum, editör okuyor, kapak yapıyorlar, bana geliyor, onaylıyorum, ondan sonra basılıyor. Üretimin yabancılaşmasını istemiyorsan; topraktan buğdayın çıkmasından eve gelen ekmeğe kadar tüm süreci bilmelisin. Aksi takdirde Barok üsluplu mimariyi anlatırken bastığı fayansın nasıl döşendiğini bilmeyen akademisyenler gibi olursun. Bu yüzden herkese fotokopiyi tavsiye ederim.

İkinci kitabı neden yayınevinden çıkarıyorsunuz peki?
Kitabın hitap ettiği yaş grubuna ulaşmasını ve daha fazla kişinin okumasını istiyorum. Amacım bu değildi, ama istiyorum. Aslında çok fazla düşünmek, konuşmak istemiyorum; yoksa aklım tekrar fotokopiye kayıyor, öyle mi yapsam acaba diyorum.
Fanzine gelecek olursak, Solucan nasıl ortaya çıktı?
İlk sayıyı 6 Ekim 2002 tarihinde bastık. Lisede politik bir gruptuk ve serüvenimizin her yerde yaşandığını düşünüyorduk. Biz daha çok bir araç olarak başlamıştık bu işe. Fanzin adını nereden duyduğumuzu bile bilmiyorum. Zaman içerisinde etiğini ve ne anlama geldiğini, tarihini öğrendik.  İsmi ise tamamen muamma. Bunlar hep kendiliğinden dizildi. Hatta ikinci sayıda da yer alır “göç kervanı yolda düzülür” sözü. Solucan fanzinin hikayesi de o misal…

Fanzinin isminin hikayesi nedir?
Bir sürü sözlük anlamı bulunabilir aslında. Ama birincisi “SOLuCAN” yazılışı sol olmakla ilgili. Sol kavramının eski Fransız parlamentosundan gelen tarihini düşünerek veya en basit tanımıyla “kaynakların denk dağılımından bahseden, bunun yanında değişimi isteyenler” anlamına geldiğini söyleyebiliriz. “Can” kısmınıysa, hayat olarak da, ruh olarak da yorumlayabilirsiniz. İkincisi, solucan hayvanının toprağın altında yaşaması anlamıyla bir “yer altı” vurgusu var. Ayrıca solucanlarda cinsiyet bulunmaması, fanzinin toplumsal cinsiyet problemini kendi içerisinde yaşamadığını düşünebiliriz. Bir diğeri de solucanın parçalandıktan sonra her parçasının yaşamaya devam etmesi. Ekip olarak çeşitli dağılmalar olduğunda her parçanın kendini ve fikri yaşatmaya devam edebilmesi vurgusu var. Bir de “sonsuz yaşamın sırrı” diye bir çalışma var bilim adamlarının. Solucan sürekli ensülin çekiyormuş, bu yüzden herhangi bir şekilde ölmesi mümkün değilmiş. Bu da çok ilginç bir nokta.

Belli bir ekip yok sanırım. Öyle mi?
Ekip yok değil, cemaat yok. Örgütlü olmak, bir arada olmak bir cemaat olmakla eşdeğer değil. Bir ağ, bir dirsek teması ve bir iletişim var. Bir de ortada duran bir fikre yaklaşma; fikrin ürettiği bir kimlik değil; olan kimliklerin o fikre yaklaşması var.

Fanzin ne kadar zamanda bir yayımlanıyor?
Öyle bir dert yok bizde. Herkesin belli sorumluluklarına veya zorunluluklarına bir yenisini eklemek değil de zaman ruhumuzu okşadığında-bu Ağır Roman’da geçer- koşullar ve dağılım oluştuğunda bir araya geliyoruz.  Bazen periyodu uzuyor, bazen kısalıyor.

Ne tür konuları işliyorsunuz? Güncel olanlara ağırlık veriyor musunuz?
Bir çeşit yapay gündem var. Güncellikten ziyade, kendi gündemimizi, konuştuklarımızı yazıyoruz biz. Ekseni baştan belirlenmiş bir tartışmanın tarafı olmaya zorlanmak istemiyoruz.

 “Tüm fanzinleri tavsiye ederim.”

Peki, bize okuduğunuz fanzinlerden veya genel olarak edebiyattan beğendiğiniz, tavsiye edebileceğiniz isimler var mı?
Fanzinlerin hepsini tavsiye ederim, hepsini samimi buluyorum. Etikçi olarak Ece Ayhan’ı tavsiye ederim. Can Yücel’le birlikte bu iki insan şiir ve memleket tarihi için okunulması gereken kişiler bence. Onun haricinde Chuck Palahniuk, Bukowski, Artaud, Onursal Yakupoğlu, Ümit Ilgın Yiğit, Ömer Hayyam ve elbette klasikleri tavsiye edebilirim. Unutmuş olduğum değerli kişiler de olabilir.


Anasayfa | Bağlantılar | Hakkımızda | İletişim | Site Haritası Gsü Bim 2010 & Ver. 1.0.0.3