Kadına Şiddet heryerde
 
 
 
2009 yılının ilk 7 ayında 953 kadın öldürüldü. Son 7 yılın verilerine göre kadın cinayetleri %1400 arttı. Bu ürkütücü tablonun baş aktörleri:
 
Haber: Seda Nur Çınar, Özgür Erdem Uzun, Deniz Güneli,
Ceyda Ulukaya, Eda Günay, Pınar Yurtsever
 
Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, 2009’un ilk yedi ayında 953 kadın öldürüldü. Bu sayı 2007 yılında 1077 iken, 2002 yılında 66 kadın cinayeti işlenmişti. Son 7 yıla baktığımızda ise kadın cinayetlerinin toplamda %1400 arttığını görüyoruz.  Peki kadın katli son yıllarda neden bu kadar arttı? Bu durumun sosyolojik boyutunu anlamak için sosyolog Prof. Dr  Esin Küntay ile birlikte istatistikleri inceledik. Kendi çevremizdeki kadına yönelik şiddeti araştırmak için GSÜ’de yaptığımız küçük çaplı ankette her 100 kadından 57’sinin (%57,7) şiddete maruz kaldığı sonucuna ulaştık. GSÜ’deki erkeklerle yapılan ankette ise erkeklerin yaklaşık %30’unun kadına yönelik şiddet uyguladığı sonucuna ulaştık. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfi yetkilileri ise kocasından şiddet gören kadınlar karakola başvurduğunda polisin karı-kocayı barıştırma yönündeki eğiliminin kadını şiddet uğradığı yere geri göndererek şiddetin artışına dolaylı yoldan katkı sağladığı bilgisini verdi. Son olarak kadına yönelik şiddetin medyadaki temsiline baktığımızda, medyanın genel olarak kadınları eksik veya yanlış temsil ettiği, kadına yönelik şiddet haberlerini ise sansasyonel bir dilde sunarak şiddeti meşrulaştırdığı sonucuna ulaştık.
 

Töre cinayetleri artık tartışılıyor, medyada geniş yer buluyor. Her ne kadar töre saikiyle cinayet işlemek artık ağır müebbet hapis ile cezalandırılan ‘’kasten adam öldürme’’ kapsamına alındıysa da, cezalar töre ve namus cinayetlerini durdurmaya yetmiyor. Sosyolog Prof.Dr. Esin Küntay,  töre saikiyle cinayetin kasten adam öldürme kapsamına alınıp,  namus saikiyle cinayetin alınmamasını var olan zihniyetin değişmediğinin bir göstergesi olarak yorumluyor. Zira kadın cinayetlerinin en büyük sebebine baktığımızda ilk sırada %33 oranda namus yer alırken, töre %2 gibi düşük bir oranda yer alıyor.

Prof.Dr. Esin Küntay, ailenin artık eskisi gibi bireyi koruyan güven veren duygusal bir ortam olmaktan çıktığının, şiddetin ender rastlanan bir olay olmadığının altını çiziyor ve 80 sonrası tüm dünyada yaşanan kültürel kaymanın etkilerinden, neo-liberal politikalarla birlikte ortaya çıkan yeni bir muhafazakarlık (neo-conservatrisme) anlayışından bahsediyor. Kadının yaşadığı şiddeti anlayabilmek için ‘’toplumdaki güç ve otorite ilişkilerine, cinsiyete dayalı konum farkının olup olmadığına bakmamız gerek’’ diyor.

“Karımı öldürmeseydim insan içine
çıkamazdım’’
Cezaevlerinde yapılan bir araştırmada karısını öldüren mahkumun pişman mısınız sorusuna verdiği yanıt, belki de namusunu korumak için karısını öldüren zihniyeti ve toplumun kadına bakışını özetliyor ‘’pişman değilim, karımı öldürmeseydim insan içine çıkamazdım’’. 
Cinayetlerin en çok batı illerinde görülmesi beklenmeyen bir sonuç ancak çoğunlukla yoksulluğun bir kader olarak benimsenmesi, en katı formlarının kadının cinsiyet rolleri üzerinde odaklandığı geleneksel zihniyet ve yaşam kalıplarına sahip Doğu ve Güneydoğu Anadolu kökenli insanların büyük şehirlere göç etmesi gibi olgular göz önünde tutulursa bu verileri anlamak zor olmuyor. Zira büyükşehirlerde işlenen kadın cinayetlerinin neredeyse yarıya yakınının Doğu ve Güneydoğu Anadolu kökenli erkekler tarafından işlenmiş olması istatistikleri açıklıyor. Küntay, ‘’kentlere göç eden insanların yaşam koşulları, istihdam problemi, gelgeç işlerle güvencesiz ve düşük ücretle çalışmasının insanların ruh durumunu bozduğunun” da hesaba katılması gerektiğine dikkat çekiyor.

‘’Eğitimli kadın şiddet gördüğünü daha çok gizliyor’’
Eğitimli kadınlarda şiddet görme oranı eğitimsiz kadınlarda fiziksel veya cinsel şiddet görme oranına göre daha az. Ancak yine de lise ve üstü eğitim almış 10 kadından 3’ ü şiddet görüyor ve eğitimli kadınlarda yaşadığı şiddeti paylaşma oranı eğitimsiz kadınlara göre daha düşük. Yani eğitimli kadınlar şiddet gördüğünü daha çok gizliyor. Küntay bu durumu “eğitimli kadının aslında şiddeti kabul etmemesi gerektiğini bilmesine rağmen, çaresizce kabul ettiği için utanç duymasına ve kadının çocuğu nedeniyle yaşadığı ikileme bağlıyor. Örneğin, Küntay kendi gibi bir profesörün 10 yıldır kocasından şiddet gördüğünü yaptığı bir araştırma için karakol kayıtlarını incelerken öğrenmiş.

‘’Kadınlar şiddeti hak ettiğini düşünerek içselleştiriyor’’
Peki şiddet gören veya tehdit edilen kadınlar kendini savunmak için neler yapıyor? Şiddete uğrayan kadınların % 92’si hiçbir resmi kuruma başvurmuyor ve bunların %64’ü şiddeti önemli bir olay olarak görmediğinden resmi kurum veya sivil toplum örgütlerine başvurmadığını söylüyor. Küntay’ın yine karakol kayıtlarında sık sık rastladığı, kadınların ‘’şiddeti hak ettim’’ açıklamaları kadınların cinsiyete dayalı rol ayrımını ve şiddeti içselleştirdiğini gösteriyor.

Prof.Dr Esin Küntay, çocukluktan itibaren uzun vadede eğitimle kadın, erkek olarak değil,  insan olarak bakmayı öğreterek kültürel değerlerde değişim yaşanabileceğini söylüyor, kadın-erkek arasında yasada var olan ancak gerçekte var olmayan eşitliğin sağlanması için Norveç’teki gibi kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık ve siyasete girme kotası gibi uygulamaların önemini vurguluyor.

 
GSÜ'de Şiddet Anketi

Yükseköğrenim seviyesinde eğitim gören kadın ve erkeklerin bulunduğu GSÜ’de yaptığımız küçük çaplı bir anket çalışmasıyla, etrafımızda kadına yönelik şiddetin yaygınlığını sorguladık. Anketlere katılan 99 kadından 57’si şiddete maruz kaldığını söylerken, 42 kadın şiddet görmediğini söyledi. Kadınlar, kim tarafından şiddete maruz kaldıkları sorusunu en yüksek oranda “tanımadıkları kişilerden” olarak cevapladı, bu oranı sırasıyla “eş ya da sevgili” tarafından görülen şiddet, yakın çevreden görülen şiddet ve son olarak kamu görevlilerinden (%18) ve aile bireylerinden (%18) görülen şiddet izliyor.

Kadınların yaklaşık %80’inin maruz kaldığı şiddet biçimi sözlü veya fiziksel tacizken, psikolojik şiddete uğrayanlar %40 oranında. En az görülen şiddet biçimiyse fiziksel şiddet (%25). Bu bulguda yine lise ve üstü eğitimli kadının daha az fiziksel veya cinsel şiddete uğradığını doğruluyor.

Türkiye genelinde olduğu gibi, şiddet gören kadınların genel eğilimi anketlere “hiçbir şey yapmamak” olarak yansıdı. Kadınların yaklaşık dörtte biri etraftan yardım istemeyi tercih ettiğini, %7’si hukuki yollara başvurduğunu, yüzde 3’ü ise sözlü karşılık vermekle yetindiğini belirtti.

Kadına yönelik şiddetin aktörü olarak erkeklerle yaptığımız ankete 96 erkek katıldı, 68’i kadına yönelik şiddet uygulamadığını söylerken, 28 erkek aksi yönde cevap verdi.

Erkeklerin yaklaşık dörtte üçü eş ya da sevgilisine şiddet uyguladığını söyledi. Bu veri Yeşim Arat ve Ayşegül Altınay’ın yaptığı Türkiye Kadına Yönelik Şiddet Raporu’nda rastlanan yükseköğrenim görmüş 6 erkekten biri eş veya sevgilisine şiddet uyguluyor bulgusunu doğrular nitelikte. Bu oranı sırasıyla yakın çevre (%35), aile bireyleri (%25), tanımadığı kadınlar (%25) ve kamu görevlisi izliyor.
Erkeklerin yarısından fazlasının başvurduğu şiddet yöntemi ise psikolojik şiddet olarak belirdi. Fiziksel şiddet uyguladığını söyleyenler yaklaşık yüzde 40 oranındayken, tacizde bulunduğunu söyleyenlerse yaklaşık dörtte bir oranıyla azınlıkta. 

Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı gönüllüsü Gökçe Kartaler,  devletin sığınaklara mali kaynak ayırması  gerektiğinin ve sığınma evlerinin şiddete uğrayan kadın için  öneminin altını çiziyor.

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı’nın imzaladığı protokol ile karakola başvuran şiddet mağduru kadın ve çocuklar için “Aile İçi Şiddet Olayları Kayıt Formu” tutulması, form için işlem yapan memurun imzasının alınması ve böylece memurun da sorumluluk alması öngörülüyor. Peki bu protokol tam anlamıyla uygulanabilecek mi? Türkiye’de feminist hareketin öncülerinden Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı gönüllüsü Gökçe Kartaler, kadınlar şiddete uğradıklarında,  ilk olarak karakollarda çoğu zaman kadının şikayetinin dikkate alınmadığı gibi polisin şiddet uygulayan kocayla barıştırmaya dönük girişimlerin olduğuna dikkat çekiyor ve “Aile İçi Şiddet formu” ile polise görevinin resmi bir ağızdan hatırlatılmış olduğunu söylüyor. 

Belediyeler yasası gereği, nüfusu 50000’i aşan her belediyenin sığınma evi açması gerekirken, ülkemizde sadece 44 sığınak bulunuyor. Mor Çatı gönüllüsü Kartaler, bu kadar az sayıda sığınma evi olmasının nedeni devletin kadına yönelik şiddeti durdurmaya dönük bütünlüklü bir bakış açısının olmamasına bağlıyor ve ekliyor “Sığınma evi sayısının yetersizliğinden dolayı kadınların çoğunun sığınak talebi karşılanmıyor. Kaldı ki kadına yönelik şiddetle mücadelede sığınma evi sadece araçlardan biri, bu gün alınan kararlar ve yapılan uygulamalar yamalı bohça misali, sürekli işaret edilen açığı kapamaya çalışıyorlar. Devlet, uluslararası fon kuruluşlarının desteği ile yürütülmekte olan projeleri, kadına yönelik şiddetle mücadelede yeterli sayıyor”.
Kartaler, Mor Çatı Kadın Sığınağında psikolog, pedagog ve avukat desteğinin yanı sıra dört tane profesyonel çalışanın çocuklarla beraber yirmi kişiye destek verebildiğini belirtiyor. Devletin ve belediyelere bağlı sığınaklarda bazı uygulamalarda   kadınların giriş çıkışlarının keyfi biçimde denetlendiğini, kadınların 2. kez aynı sığınma evine  kabul edilmediğini, 8 yaşından büyük erkek çocuklarının da sığınma evlerine alınmadığını, sığınma evlerine bir standart getirilmesini gerektiğini vurguluyor. 
Kartaler son olarak, “Sığınma evlerine  gelen kadınlar oradan yeterince destek alıp  güçlenemediklerinde yine şiddet gördükleri ortama geri dönmek zorunda kaldıklarını, devletin sığınma evinde kalan kadınların iş bulmalarına, çocukları ile ilgili okul, kreş gibi sorunlarını çözmelerine yardımcı olacak bir destek mekanizması sağlaması gerektiğini”  söylüyor.
 
Haksız Tahrik İndirimi
Namus veya töre cinayeti işleyen biri, Türk Ceza Kanunu’ndaki 29. maddeyle “haksız tahrik indiriminden faydalanıyor. Maddeye göre; “haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine 18 yıldan 24 yıla ve müebbet hapis cezası yerine 12 yıldan 18 yıla kadar hapis cezası” veriliyor. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indiriliyor. Kadın örgütlerinin katıldığı dört davada ‘haksız tahrik indirimi’ uygulanmadı.

Aile İçi Şiddet Olayları Kayıt Formu
Karakola başvuran şiddet mağduru kadın ve çocuklar için “Aile İçi Şiddet Olayları Kayıt Formu” tutulması, işlem yapan memurun imzası ile sorumluluk alması öngörülüyor. Formda yer alan ayrıntılı sorularla, mağdur için risk değerlendirmesi yapılacak. “Töre/namus gerekçesiyle zarar görme” tehlikesi taşıyanlar her zaman “yüksek risk grubu” olarak işlem görecek. Yüksek risk grubundaki mağdur, karakoldan gitmek isterse, formu “kendi isteğiyle ayrıldığına” ilişkin imzalayacak.


"Öldürülen kadını bir de medya öldürüyor"
 
Aile meclisi kararı, “Namusumuzu kirlettin anne”, “Travesti dehşeti”, “Bakire çıkmadı diye kızını kesip öldürdü” ve son olarak da “Kesik baş cinayeti” sorunlu haber başlıklarına birkaç örnek. Nefret söylemleriyle şiddeti tekrar üreten, cinayeti işleyeni adeta haklı çıkaran, şiddeti normalleştiren ve meşrulaştıran medya, kadını ve kadın cinayetlerini nasıl ele almalı?
 

Bu soruların cevaplarını Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi Prof.Dr. Yasemin İnceoğlu’dan aldık.

Medyada kadın nasıl temsil ediliyor?
Medyada kadın hem eksik hem de yanlış temsil ediliyor, diğer yandan ötekileştiriliyor. Bu yalnız Türkiye’ye has bir sorun değil, evrensel bir sorun. Medyada kadına, ev kadını, iyi anne, özverili eş, cinsel meta, seksi, hırslı iş kadını, vs türünden anlamlar yüklendiğini görüyoruz. Kadın ya “kurban” ya da “cani” olarak, zina, namus, ahlak gibi konular çerçevesinde medyada yer alıyor. Medya kimi tanımlar, ölçüler, öngörüler üzerinden kadınlara karşı hoşgörüsüz ve olumsuz bir haber dili kullanıyor.

Son aylarda medya tarafından aklımıza kazınan Münevver Karabulut cinayetinin popülerleştirilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Münevver Karabulut cinayeti haberlerinin ne yazık ki sansasyonel biçimde cinayetin magazin yönüne odaklanarak verildiğini görüyoruz. Burada kamunun bilme hakkına hizmet sunan türden değil, kamunun merakını gıdıklayacak türden haber başlıkları ve gereksiz ayrıntılar gördük. Ortada hunharca işlenmiş bir cinayet var. Biz gerek toplum, gerek medya olarak Guy Debord’un “Gösteri Toplumu” kehanetine uygun biçimde bu vahşeti fazlasıyla tepkisiz ve belki de biraz fazlasıyla “röntgenci” bir üslupla izleyip aktarmıyor muyuz acaba?
Ölüme-ölüye-ölü yakınlarına saygı rafa kaldırıldı, adeta “kamera hakkı” “ölme hakkı”nın önüne geçti diyebiliriz. Tüm özel alan kamusal alana taşındı, Karabulut ve Garipoğlu’nun MSN yazışmaları, Karabulut’un günlüğü, teğmen ile olan haberleşmeler, otopsi raporu, adli Tıp raporunda yer alan iç çamaşırında bulunan sperm, mini etekli elbiseli fotoğrafı vs. yayımlandı. Sanık ve maktulun son gittikleri film olan Sevgililer Günü Katliamı (My Bloody Valentine) bu vahşet senaryosunun en popüler bölümlerinden birini oluşturdu.

Medyanın, anlamın toplumsal inşasında ideolojik bir işlevi olduğunu biliyoruz. Bu bağlamda normalleştirme, kayıtsızlaştırma, dramatizasyon, özdeşleştirme suretiyle medya kendi gündemini yarattı, özellikle ahlak ağırlıklı kültürel kodlar ön plana çıkararak. Buna en iyi örnek Cerrah’ın “kızınıza sahip çıksaydınız” açıklamasının medyada yer alması. Maktulun annesine basın çalışanlarının refakat edip Münevver’in mezarını ziyaret etmeleri tamamen “haber yaratma örneği”ni oluşturdu.
Bu arada “star gazetecilerimizin” bazıları kendilerini maktulun babası olarak ilan ettiler, bazıları maktulun romanını yazmayı istediler. Maktulün ailesinin
ruh sağlığının bozulması, babanın garip açıklamalarda bulunması anlaşılabilir bir durum. Esas anlaşılamayan, medyanın bunu gündeminin başköşesine oturtması. Sonra uzmanlarca babanın “normal” olmadığı teyit edildi, medya ve uzman açıklamaları örtüştü, burada “kamu yararı”nı hiç de ilgilendirmeyen bir kısırdöngü içinde adeta “Münevver Karabulut’un öldürülme gerçeği” ikincil plana düşmüş oldu.
Kadın haklarının ihlal edilmemesi adına medyada kadın cinayetleri nasıl yer almalı?
Medya kadın cinayet haberlerini magazinleştirirken, suçluyu ya da suçu değil, daha çok suça maruz kalan kadını cinsiyetçi önyargılarla yargılıyor, bunu da ahlak ağırlıklı kodları ön plana çıkararak yapıyor. Örneğin tecavüze uğrayan kadın S.K diye veriliyor, eğer kadın dulsa, tecavüz edilebilir kadın kategorisine giriyor. Tecavüze uğrayan kadının gözü bantlansa bile, çalıştığı yer, ev adresi deşifre edildiğinden ya patronu işten atıyor, ya da nişanlısı terk ediyor.  Böyle örnekler ne yazık ki ana akım medyada yaşanıyor. Tecavüze uğramış kadına bir kez daha medya tecavüz ediyor, öldürülen kadını bir kez daha medya öldürüyor. Var olan nefret suçunu haberleştirirken yeniden nefret suçu işleyen medyanın kendisi oluyor. Şüphesiz töre/namus haberlerinin veriliş biçimleriyle ilgili(suçun işlenme nedenlerinin irdelenmesi, 5N 1K’dan neden sorusuna cevap aranması, töre/namus cinayetlerinin yaygınlaşmasına veya görmezden gelinmesine yol açıp açmaması, kurbanın suçu hak ettiğine dair önyargılı tutum vs)karmaşık sorulara yanıtlar bulmak kolay değildir.

Namus cinayetleri ve töre cinayetleri diye medyada çok ikiyüzlü bir ayrımcılık var. Töre cinayeti deyince Kürtlere atfedilen, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ da işlenen cinayetler batıya doğru geldikçe namus cinayeti oluyor. Bianet seminerlerinde bu cinayetlere artık ‘’namus bahanesiyle işlenen cinayetler’’ veya “kadın katli” denmesi konusunda mutabakata varıldı. Medya, “Beyaz Tayt ve Tişört giydi, kocası öldürdü” gibi başlıkları, suçu teyit eder tarzda, neredeyse suçları ve suçluları olumlayan bir dil kullanılarak, okuyucuda mağdur veya maktulun bu cezaları hak ettiği kanısını yaratıyor.  Medyanın sorumluluğu burada başlıyor. Medya bu cümleleri tırnak içerisinde vermeli.

Anasayfa | Bağlantılar | Hakkımızda | İletişim | Site Haritası Gsü Bim 2010 & Ver. 1.0.0.3