Hukukta geri kalmış saatler
 
 
 
Saatlerinize bakın Sayın Yargıçlar, 12 Eylül’de durmuş zaman…” sözleriyle Dev-Sol davasının mahkeme heyetine seslenen Av. Taylan Tanay, ’12 Eylül Hukuku’na karşı savaşını sürdürüyor
 
Haber:Irmak Erdoğan
 
“Ben bir savunmanım. Güzel insanlar savundum. İnsan olmaktı suçları” diyordu 68 kuşağının önde gelen avukatı Halit Çelenk. 1974’te aynı ‘suçu’ işleyenleri savunmaya kararlı diğer avukatlarla birlikte Çağdaş Hukukçular Derneği’ni kurdu. Bu mirası otuz beş yıldır devam ettiren derneğin İstanbul Şube Başkanı Taylan Tanay ile savunmasını yaptığı Güler Zere davasından, işkenceyi gözler önüne seren Engin Çeber davasına hukukta ‘durmuş saatleri’ ileri almak için konuştuk.
 

Sizce idam cezası kalktı mı? Yoksa içerde infazlar devam mı ediyor?
İdam cezası mevzuattan kalktı ama sunulan bilimsel verilere göre, bu ceza kalktıktan sonra 150 ye yakın kişi kuşkulu bir şekilde yaşamını yitirmiş. Bir kısmı kayıtlara intihar, bir kısmı ölüm orucu şeklinde geçmiş, bir kısmının hastalık nedeniyle öldüğü belirtilmiş. Geçmiş dönemde kişinin idam edilip edilmemesine hakim karar verirdi. Bugün artık buna bir kolluk, infaz personeli hatta adli tıp kurum başkanı karar veriyor. Yasal olarak, yaşam hakkının ortadan kaldırılmasını engellemişsiniz ama diğer taraftan, bunun yerine yasadışı bir idari pratik meydana getirmişsiniz…

Tam da bu bağlamda Adli Tıp Kurumunun “toplumun bazı kesimlerinin düşüncelerini de memnun etmemiz lazım.” diyerek Güler Zere’yi ölüme mahkum etmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Aslında  Hüseyin Üzmez skandalından sonra Adli Tıp Kurumu çok eleştirilmişti ancak kurumda sadece “vitrine yönelik” düzenlemeler yapıldı. İlk olarak Doç. Dr. Haluk İnce kurumun başkanı olarak seçildi ve bazı başkan yardımcıları da değiştirildi. Ardından İnce, Güler Zere’nin sağlığına ilişkin tarafsız bir inceleme yapması gerekirken “toplumun bazı kesimlerinin de görüşlerinin dikkate alınması gerektiği” şeklinde bir açıklama yaptı. Bir hekimin, hekim etiğine göre sadece hastalığın klinik tablosunu göz önüne alarak karar vermesi gerekirdi. Ama kendi sözleriyle sübjektif olguların göz önüne alındığı ifade etmiş oldu. Biz de kendisi hakkında İstanbul Tabipler Odası’na meslekten men edilmesine ilişkin başvuruda bulunduk…
Darağaçları artık yok ama işkence masalarında infaz sürüyor. Sizce işkenceyi Engin Çeber davasında olduğu gibi salt bir karakola, bir polise ya da gardiyana mal edersek bu infazların önüne geçebilir miyiz?
Türkiye’de işkence sadece kolluk, infaz personelinin ya da kamu görevlisinin psikolojik sorunlarından kaynaklanmıyor. Bir devlet politikası olarak var. İşkencenin önlenmesi konusunda yıllardır yeterli yasal düzenlemeler yapılmadı. İşkence yapanlar zamanaşımıyla, ertelemeyle, beraatle korundular. Bu nedenle işkencenin bir devlet politikası olarak algılanması gerektiğini sübjektif olarak söylemiyorum: disiplin soruşturmaları, işkence yapan personele idari yaklaşım, elimizdeki yerel mahkeme ve Yargıtay kararları bunu açık şekilde gösteriyor. Ne yazık ki iki üç tane kötü adamın işi değil işkence...
Engin Çeber davasıyla ilgili yayın yasağı neden getirilmişti? Ana akım medya zaten yasak konmasa bile bu tarz haberlere yer veriyor mu sizce?
Engin Çeber’in işkence sonucunda öldüğü bize hatta ailesine dahi söylenmemişti; görüşmeye gittiğimizde bir gün önce hastaneye kaldırılmış olduğunu ve öldüğünü öğrendik. Belki bize günler sonra, deliller ortadan kaldırıldıktan sonra haber verilecekti. Haberi alıp hızlı bir şekilde müdahale ettiğimiz için, özellikle kamuoyunun, halkın, baroların bu işin başını tutmuş olmalarından ötürü kaçacak bir yer kalmadı, ardından medya da bu işin üzerine gitti. Oysa Engin ile yaşamını yitirmeden 2 gün önce görüştüğümde bana işkenceden bahsetmişti. Bunu bazı gazetecilere söyledim ama yazmadılar. O gün yazıyor olsalardı, ölür müydü bilmiyorum. Medya her şey olup biterken değil, bir olayı halk ve kamuoyu sahiplenince ilgileniyor. İşte Engin Çeber davası sırasında yayın yasağının getirilmesinin sebebi tam da buydu: toplumsal sahiplenmeyi önlemek, bu durumun kamuoyu tarafından tartışılmasının önüne geçmek…

Peki bu noktada avukat nerde durmalıdır? Sadece davalara girip çıkan kişi mi olmalıdır?
Avukat, bugün hukuksal bilgisini bir ücret karşılığında satan kişidir ne yazık ki. Bizim anladığımız avukatlıksa devletin en güçlü, yurttaşın en zayıf olduğu yerde, hukuksal birikimimizi yurttaşa sunmaktır. O yüzden 1974’te Halit Çelenk gibi avukatların kurduğu bu derneğin tarihsel mirasını sahipleniyoruz. Yani avukatlığı duruşma salonundan ibaret görmüyoruz. Mitinglerde bayrak açıyoruz, grev mücadelesi için biz de çalışıyoruz. Yahut biz de 1 Mayıs’ta yürüyoruz. Ve bu anlayışla memlekette insan hakları ihlali olduğunu düşündüğümüz her davayı ücret talep etmeden takip ediyoruz…


Anasayfa | Bağlantılar | Hakkımızda | İletişim | Site Haritası Gsü Bim 2010 & Ver. 1.0.0.3