Totaliterden neo-liberale YÖK




28. yaşını  doldurması vesilesiyle konu ettiğimiz Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK), bugün, ortalama bir son sınıf üniversite öğrencisinden dahi yaşlı. YÖK’ün elinde doğan kuşaklarız bir nevi. Bu durum her ne kadar YÖK’süz üniversite tahayyülümüzü belli pratiklerle sınırlasa da, mevcut durumu tekrar bir gözden geçirmekte fayda gördük; zira gündemde üniversitelerin piyasalaşmasında bir başka aşamaya işaret eden “Danışma Kurulları” meselesi var. YÖK tarafından, Kürt açılımıyla ilgili düşüncelerinden dolayı kadrosu iptal edilen Yıldız Teknik Üniversitesi’nden Özgür Sevgi Göral konusu ayrı bir durum. Kısacası, YÖK bizden yaşlı ama hala çok dinamik. 
Yarışa var mıyız?

6 Kasım 1981’de kurulan ve kurulduğundan bugüne, dönemin siyasi iklimine göre farklı  tartışmalara konu olan YÖK, yetkileri ve temsil ettiği zihniyet bakımından henüz ciddi bir değişime uğramadı. Darbe koşullarında, “üniversiteleri zapt-u rapt altına almak amacıyla” kurulmuş bir kurum olma özelliklerini, üzerinden çeyrek yüzyıl geçmesine rağmen bünyesinde barındırabilmesi, demokratik, özerk üniversite söyleminde ne kadar yol katettiğimizin de bir göstergesi. Nokta dergisinin, dönemin YÖK Başkanı İhsan Doğramacı’yı kapağına taşıdığı 24 Mart 1986 tarihli sayısı bu anlamda belki hala güncelliğini koruyor. Hatta işin içine dönemin mizah anlayışı ve ifade özgürlüğü  sınırlarını da katarsak bugün daha gerilerde olduğumuz bile düşünülebilir.

Cumhurbaşkanının seçimine sunulacak adayların üniversite içinde seçilmesi ve Genelkurmay Başkanlığı’nın atadığı üyeliğin kaldırılması  dışında YÖK’ün işleyişinde kayda değer bir değişiklik yok. Buna rağmen 2001 itibariyle Bologna süreci çerçevesinde yapılan bir takım “reformlar”la YÖK’ün daha demokratik bir çehre kazandığı görüşü hakim son dönemlerde. Bu anlamda yaşanan son gelişme, üniversitelerde danışma kurulları kurulmasına yönelik “reform”. Rektöre fikir vermekle sınırlı bu kurulda, Sanayi ve Ticaret Odaları başkanlarından, her ilin milli eğitim müdürü ve valisinin belirleyeceği kurum müdürlerine kadar farklı renk ve tatta üyeler mevcut. Neyse ki, GSÜ Eğitim-Sen’den Burak Gürbüz bu konuda bizi aydınlattı.

Kuruluş amacı, işlevi, yetkileri tam olarak ne olacak bu danışma kurullarının?
YÖK’ün hazırladığı  taslağa göre Danışma Kurulları rektöre sadece tavsiyede bulunabilir, dolayısıyla rektör yaptırım konusunda asıl merci. Taslakta bu yazıyor fakat hem idari anlamda hem mali anlamda külfeti olan bir iş yapılıyor ve bu kurula yetki verilmeyeceği söyleniyor. Bu kadar masraf sadece rektöre tavsiye vermek için mi? Pek inandırıcı gözükmüyor. Önce mütevelli heyetler kuruluyor, sonra büyük olasılıkla tabi bu taslakta yazmıyor ama bu kurulların rektörleri atayacakları sürece doğru gidiyoruz ve sanırım hükümetin ve YÖK’ün arzu ettikleri asıl değişiklik de bu. Daha önceki YÖK raporlarında da aynı şeyi görüyoruz, üniversitelerin paralı olması, özerkleşip kendi giderlerini karşılayabilir duruma gelmesi temenni edilmiş.   Aslında Bologna süreciyle de bağlantılı bir süreç bu.

Bu kurulun ne tür tavsiyelerde bulunabileceğini öngörebilir miyiz?
Örneğin sizce akademik atamalarda da tavsiyelerde bulunabilecek midir?
Benim kendi görüşüm, üniversitelerin daha çok dışa açılması ve piyasalaşması süreciyle ilgili tavsiyeler vereceği yönünde. Tabii sadece idari konularda değil her konuda birçok karar alacaktır. Zaten kurulda sivil toplum kuruluşlarından gelen bir üye dışında diğerleri genelde ticaretin içinden gelen insanlar. Bir de siyasi izdüşümü var tabii, Milli Eğitim Bakanlığı’nın atadığı, valinin belirleyeceği iki üye var, o zaman bu yeni süreç üniversitelerin siyasallaştığını göstermez siyasal erke bağlandığını gösterir. Kısacası siyasal iktidara daha fazla bağımlı ve aynı zamanda piyasaya dönük işler yapan üniversiteler dizayn edilmek isteniyor. Bunu yaparken de YÖK, mevcut YÖK sistemini bozduklarını, yaptıklarının bir reform hareketi olduğunu iddia ediyor fakat aslında bozulan şeyin yerine konulan mekanizma da yine aynı sistemin, daha da gerici bir siyasal otoritenin ve üstelik ekonomide meşruluğu iyice tartışılan piyasaların üniversitelerde daha da güçlenmesine neden oluyor. Sonuç olarak değişen bir şey yok, hatta tersine daha da kötüye giden yeni bir süreç söz konusu.
 
Bologna süreci tam olarak neye tekabül ediyor? 
1998 yılında Sorbonne bildirisiyle başlayan bir süreç, 46 üye ülkearasında, eğitim-öğretim planında bir iletişim, işbirliği sürecini başlatıyor. Değişim programları, öğretim üyelerinin hareketliliği vs.. ilk bakışta kültürel değişimi, araştırmaların ortaklaşmasını sağladığı  için olumlu gözükebilir. Fakat iş bununla bitmiyor. Üniversitelerin ciddi bir biçimde özelleştirilmesi söz konusu. Bu gelişim, Türkiye gibi az gelişmiş bir ülkede üstelik yüksek eğitimin zaten yüksek gelirli haneler tarafından halihazırda yararlanıldığı bir hizmet olan bir ülkede üniversitelerin paralılaşması anlamına gelmektedir. Bu süreç üniversite eğitimi için yeterli kazancı olmayan ailelere hiçbir olanak sunmamaktadır. Tam tersine halihazırda paralı eğitim alan öğrencilerin AB ülkelerinde ki eğitimden de yararlanmasını  sağlamaktadır. Ama Türkiye’de Bologna sürecine destek vermemenin Avrupa’ya kapıları kapatmak anlamına geldiğini düşünen bir çok insan bulunmaktadır. Oysa Avrupa’da da Bologna sürecine karşı gelen bir sürü akademisyen vardır. Eğitim dışında bir örnek vermek gerekirse AB’ye karşı gelmek Avrupa’ya, kültürüne, toplumuna yabancılaşmak, anlamına gelmez.

“YÖK’ün uygulamadaki otoriter tavrı 2000’li yıllarda azaldı”

Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı ve YÖK üyesi Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu, 12 Eylül koşullarında oluşturulmuş bir kurum olan YÖK’ün üniversiteler üzerindeki otoriter tavrının azalmasına rağmen, akıllarda ilk kurulduğu haliyle, “yükseköğretimi tüm boyutlarıyla denetim altına almak isteyen bir kurum” olarak kaldığını söyledi.

Yükseköğretim Kurulu’nun üniversiteler üzerindeki idari denetimi nasıl ve ne şekilde gerçekleşiyor? Kısaca açıklayabilir misiniz?
Anayasa’nın 131. maddesi YÖK’e çok geniş yetkiler tanımıştır. Bu yetkiler yükseköğretim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek şeklinde sıralanıyor. YÖK bu yetkilerini ilk başta çok yoğun bir şekilde kullandı. Dolayısıyla üniversiteler düzenlendiği, yönetildiği ve denetlendiği durumda onların özerklik, bilimsel özgürlük alanları daraldı. Sonraki yıllarda, YÖK Kanunu’ndaki reformlar, uygulamalar ve üniversite sayısının artması ve YÖK’ün üniversiteler üzerinde denetim yapmasının fiilen zorlaşması nedeniyle, uygulamadaki otoriter tavrı azaldı. YÖK bugün sadece belli konular üzerinde idari bir denetim yapmaktadır.
Rutin denetimlerden çok, öğretim elemanları, üniversiteler veya kamuoyundan gelen şikâyetler üzerine YÖK denetleme yapıyor. YÖK Denetleme Kurulu ise üniversitelerdeki eğitim ve öğretimin işleyişiyle ilgili şikâyetler üzerine bir denetleme yapıyor.

YÖK’ün üniversitelerdeki bilimsel ve akademik çalışmalar üzerinde bir denetleme yapması söz konusu mu?
İlk yıllarda bu şekilde denetlemeler oluyordu. Fakat bugün program düzeyinde veya akademik çalışmalarla ilgili üniversitelere bir müdahale söz konusu değildir. Bunun dışında YÖK’ün fakülte açma, kapama, enstitü kurma gibi konularda onay yetkisi var. Buradaki denetimin amacı da yeterli öğretim üyesi var mı, fiziki imkânlar uygun mu sorularına cevap aramaktır. Böyle bir denetim ve koordinasyona da ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. Bunu yapması da bilimsel özerkliğe aykırı değil.

2547 sayılı YÖK Kanunu’nun Ek 1. Maddesi’nde “Üniversite rektörleri, fakülte dekanları, enstitü ve yüksekokul müdürleri ile bunların yardımcıları ve bölüm başkanları, gerektiğinde bu kanunda belirtilen süreleri dolmadan tayinlerindeki usule uygun olarak görevden alınabilir.” şeklinde ifade edilmiş. Bu madde nasıl yorumlanabilir?
Üniversiteler kendi hocalarını kendileri alıyorlar. Kadroları YÖK belirliyor; üniversiteler kadrolarını ilan ediyor ve buna göre öğretim elemanlarını kendileri alıyor. Burada YÖK’ün dikkate aldığı husus, yurt çapında öğretim üyesi dağılımın olabildiğince eşit bir şekilde sağlanmasıdır.
Öğretim elemanları ve yöneticilerin denetimiyle ilgili YÖK’ün ilk kuruluşunda yer alan otoriter düzenleme ve buna dayanarak çıkarılan disiplin yönetmeliği halen geçerli. Doğrusu bu alanda bilimsel özerklikle bağdaşır, özgürleştirici yeni düzenlemelere ihtiyaç var. Bu konuda YÖK’ün hazırladığı bir yasa değişikliği önerisi Meclis’in gündeminde. Arkasından disiplin yönetmeliğinin de özgürlükçü bir yaklaşımla yeniden düzenlenmesi gerekir.

Peki YÖK üniversitelerde harcanacak ödenekle ilgili bir denetim yapabiliyor mu? Örneğin bilimsel çalışmalara ayrılacak bütçenin üzerinde bir denetim yetkisi var mı?
Üniversitelerdeki mali konular Sayıştay’ın denetiminden geçiyor. Üniversitelerin bütçeleri Maliye Bakanlığı’nın yetkilileri tarafından belirleniyor. YÖK’ün bu konuda belirleyici bir yetkisi yok. YÖK’ün buradaki rolü şeklidir.

Doktorasını tamamlayan araştırma görevlilerinin üniversitelerden ayrılmasıyla ilgili YÖK Kanunu’nun 33. Maddesi çok tartışıldı. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Araştırma görevlilerinin istihdamı YÖK Kanunu’nun 33. Maddesi ve 50. Maddesi’nin d bendinde yer alır. 33. Madde, yüksek lisans ve doktorayla bağlantısı olmaksızın doğrudan araştırma görevlisi istihdam edilmesiyle ilgili bir hüküm. 50/d ise bir üniversitenin sosyal bilimler veya fen bilimleri enstitüsünde yüksek lisans ve doktora öğrencileri arasından bir tür burslu öğrenci gibi düşünülen bir istihdam şeklidir. Bu nedenle yüksek lisans veya doktora bittiğinde, burs olarak düşünülen bu istihdam şekli de kendiliğinden sona ermiş oluyor.

Benim kişisel kanaatim, objektif işlemesi koşuluyla 50/d ile istihdam şekli daha doğrudur. Araştırma görevlileri bakımından bu güvensiz bir statü olarak görülüyor. Güvensizliğin temelinde de objektif işlemediği endişesi vardır.

Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı ve YÖK üyesi Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu, 12 Eylül koşullarında oluşturulmuş bir kurum olan YÖK’ün üniversiteler üzerindeki otoriter tavrının azalmasına rağmen, akıllarda ilk kurulduğu haliyle, “yükseköğretimi tüm boyutlarıyla denetim altına almak isteyen bir kurum” olarak kaldığını söyledi.

Yükseköğretim Kurulu’nun üniversiteler üzerindeki idari denetimi nasıl ve ne şekilde gerçekleşiyor? Kısaca açıklayabilir misiniz?
Anayasa’nın 131. maddesi YÖK’e çok geniş yetkiler tanımıştır. Bu yetkiler yükseköğretim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek şeklinde sıralanıyor. YÖK bu yetkilerini ilk başta çok yoğun bir şekilde kullandı. Dolayısıyla üniversiteler düzenlendiği, yönetildiği ve denetlendiği durumda onların özerklik, bilimsel özgürlük alanları daraldı. Sonraki yıllarda, YÖK Kanunu’ndaki reformlar, uygulamalar ve üniversite sayısının artması ve YÖK’ün üniversiteler üzerinde denetim yapmasının fiilen zorlaşması nedeniyle, uygulamadaki otoriter tavrı azaldı. YÖK bugün sadece belli konular üzerinde idari bir denetim yapmaktadır.
Rutin denetimlerden çok, öğretim elemanları, üniversiteler veya kamuoyundan gelen şikâyetler üzerine YÖK denetleme yapıyor. YÖK Denetleme Kurulu ise üniversitelerdeki eğitim ve öğretimin işleyişiyle ilgili şikâyetler üzerine bir denetleme yapıyor.

YÖK’ün üniversitelerdeki bilimsel ve akademik çalışmalar üzerinde bir denetleme yapması söz konusu mu?
İlk yıllarda bu şekilde denetlemeler oluyordu. Fakat bugün program düzeyinde veya akademik çalışmalarla ilgili üniversitelere bir müdahale söz konusu değildir. Bunun dışında YÖK’ün fakülte açma, kapama, enstitü kurma gibi konularda onay yetkisi var. Buradaki denetimin amacı da yeterli öğretim üyesi var mı, fiziki imkânlar uygun mu sorularına cevap aramaktır. Böyle bir denetim ve koordinasyona da ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. Bunu yapması da bilimsel özerkliğe aykırı değil.

2547 sayılı YÖK Kanunu’nun Ek 1. Maddesi’nde “Üniversite rektörleri, fakülte dekanları, enstitü ve yüksekokul müdürleri ile bunların yardımcıları ve bölüm başkanları, gerektiğinde bu kanunda belirtilen süreleri dolmadan tayinlerindeki usule uygun olarak görevden alınabilir.” şeklinde ifade edilmiş. Bu madde nasıl yorumlanabilir?
Üniversiteler kendi hocalarını kendileri alıyorlar. Kadroları YÖK belirliyor; üniversiteler kadrolarını ilan ediyor ve buna göre öğretim elemanlarını kendileri alıyor. Burada YÖK’ün dikkate aldığı husus, yurt çapında öğretim üyesi dağılımın olabildiğince eşit bir şekilde sağlanmasıdır.
Öğretim elemanları ve yöneticilerin denetimiyle ilgili YÖK’ün ilk kuruluşunda yer alan otoriter düzenleme ve buna dayanarak çıkarılan disiplin yönetmeliği halen geçerli. Doğrusu bu alanda bilimsel özerklikle bağdaşır, özgürleştirici yeni düzenlemelere ihtiyaç var. Bu konuda YÖK’ün hazırladığı bir yasa değişikliği önerisi Meclis’in gündeminde. Arkasından disiplin yönetmeliğinin de özgürlükçü bir yaklaşımla yeniden düzenlenmesi gerekir.

Peki YÖK üniversitelerde harcanacak ödenekle ilgili bir denetim yapabiliyor mu? Örneğin bilimsel çalışmalara ayrılacak bütçenin üzerinde bir denetim yetkisi var mı?
Üniversitelerdeki mali konular Sayıştay’ın denetiminden geçiyor. Üniversitelerin bütçeleri Maliye Bakanlığı’nın yetkilileri tarafından belirleniyor. YÖK’ün bu konuda belirleyici bir yetkisi yok. YÖK’ün buradaki rolü şeklidir.

Doktorasını tamamlayan araştırma görevlilerinin üniversitelerden ayrılmasıyla ilgili YÖK Kanunu’nun 33. Maddesi çok tartışıldı. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Araştırma görevlilerinin istihdamı YÖK Kanunu’nun 33. Maddesi ve 50. Maddesi’nin d bendinde yer alır. 33. Madde, yüksek lisans ve doktorayla bağlantısı olmaksızın doğrudan araştırma görevlisi istihdam edilmesiyle ilgili bir hüküm. 50/d ise bir üniversitenin sosyal bilimler veya fen bilimleri enstitüsünde yüksek lisans ve doktora öğrencileri arasından bir tür burslu öğrenci gibi düşünülen bir istihdam şeklidir. Bu nedenle yüksek lisans veya doktora bittiğinde, burs olarak düşünülen bu istihdam şekli de kendiliğinden sona ermiş oluyor.

Benim kişisel kanaatim, objektif işlemesi koşuluyla 50/d ile istihdam şekli daha doğrudur. Araştırma görevlileri bakımından bu güvensiz bir statü olarak görülüyor. Güvensizliğin temelinde de objektif işlemediği endişesi vardır.

Üniversitelerin özelleşmesi kuşkusuz Bologna süreciyle başlamadı ve YÖK de bu süreci tekelinde bulunduran kurum değil. Geçtiğimiz yıl Fransa’da da, hafızalarda Pecresse yasası olarak kalan benzer uygulamalar kitlesel tepkilerle karşılaştı. Dört ay boyunca grev yapan öğretim üyeleri ve üniversiteleri işgal eden öğrenciler, sınırlı da olsa belli kazanımlar elde etti. Aslında içten içe yeni bir ‘68’e doğru mu gidiyoruz sorusu da heyecan yaratıyordu ama anlaşılan tarihsel koşullar yeterince elverişli değildi. Durumu bir de Ecole Normale Supérieur Lyon’dan Yrd. Doç. Dr.  Emmanuel Renault’ya sorduk.
 
Türkiye’de Fransa’da YÖK tanımına uyan ya da aynı hedefleri paylaşan bir kurum var mıdır?
Fransa’da Yükseköğretim ve Araştırma Bakanlığı bulunuyor ve iki ayrı koldan hareket ediyor. Birincisi, memur konumundaki araştırmacılardan oluşan bir bilimsel araştırma kurumu olan CNRS ( Comité National de la Recherche Scientifique), diğeri ise üniversiteler. Bakanlığın bu kurumlar üzerinde yeni iş alanları açma ve maaş sistemini belirleme yetkisi var.

Bakanlığın öğretim üyelerini işten çıkarma, uzaklaştırma gibi yetkileri var mıdır?
Öğretim üyeleri ve araştırmacılar memur konumunda oldukları için işleri kanunla garanti altına alınmış durumdadır. Bir memurun işini kaybedebilmesi için işini yapmama, sorumluluklarını reddetme ya da pedofili gibi çok büyük kabahatler işlemesi gerekiyor. Fakat bunlar sık yaşanan durumlar değil. Disiplin ile ilgili süreçler ilk olarak kurumun içinde yapıldığı için genelde bir uzlaşma ile sonuçlanıyor.

İktidara gelen hükümetlerin üniversitelerin işleyişleri ve araştırmaları üzerinde hissedilebilir bir etkisi bulunuyor mu?
İktidara gelen hükümetlerin politik yaklaşımları, üniversiteleri ve araştırmaları değişik biçimlerde etkiliyor. Şu anda Fransa’daki mevcut iktidar her alanda memur sayısını azaltma politikası güdüyor. Emekli olan iki memurdan birinin yerine atama yapılmıyor. Bunun sonucunda da istihdam sahası güvenirliliğini kaybediyor. Mevcut hükümet ayrıca, araştırmaları ‘uygulamalı’ araştırmalara,  üniversite öğrenimi sosyal bilimlerden ziyade ticaret odaklı ekonomik öğrenime doğru yönlendirme çabası güdüyor. Burada da, yalnızca ekonomik aktivitelerin var olma hakkının olduğu bir toplum modelinin etkilerini açıkça görüyoruz.

Günümüz neo-liberal politikalarının etkisini Türkiye üniversitelerinde görmek mümkün. Fransa için ne diyebilirsiniz?
İlk olarak, üniversitelere ekonomik bir özerklik kazandırılarak üniversitelerin devlete daha az yük olması,  şirketlerle bir birlik içinde kendine finansman kaynağı edinmesi hedefleniyor. Bunun direk sonucu olarak, üniversiteler arası rekabet artacak ve illegal uygulamalar çoğalacak. En azından üniversitelerin devlet tarafından finanse edilmesi, bugüne kadar kurumlar ve diplomalar arası eşitliği sağlıyordu. İkinci olarak, araştırmaların tanımının sözleşmeli kısa dönem temel alınarak değiştirilmesi amaçlanıyor. Araştırmacılar kısa süreli sözleşmelere imza atarken (2–3 sene), özel şirketlerdeki kişisel performans ölçümü uygulaması gibi araştırmalarının sonuçlarına göre değerlendirilecek.  Bunun sonucunda hem öğretim üyeleri hem araştırmacılar birbirileriyle rekabet sürecine giriyor, kolektif çalışmalar azalıyor dolayısıyla hakiki araştırmalar sekteye uğruyor. Üçüncü olarak ise, araştırma görevlileri ve araştırmacılar iş güvencesi olmayan memurlar olarak çalışarak gittikçe daha da aşağılanıyorlar.


Geçen sene Fransız üniversitelerinde yapılan grevlerin bu konuyla yakından ilişkisi var mıdır?
Grevler temel olarak iki sorun üzerine odaklandı. İlki araştırma görevlileriyle alakalı. Hükümet araştırma görevlilerinin statülerini ve işe alınma biçimlerini sorgulamaya başladı. Hükümet, üniversite rektörlerine bu çalışma sürelerini istedikleri gibi azaltma ve arttırma yetkisini vermeye karar verdi.

Rektörlere neden böyle bir güç veriliyor?
İlk olarak, Şanghay sıralamasında Fransız üniversitelerinin daha iyi bir yer almaları adına araştırma görevlilerinin daha çok yayın yapmaları için rektörlerin baskı yapmasını sağlamak diyebiliriz.  Araştırma görevlileri, daha çok makale yazmazsanız, daha çok ders verirsiniz şantajına maruz kalıyor. İşte burada neo-liberal politikaların,  çalışanları kendi aralarında nasıl bir rekabete ittiğini görüyoruz. Üstelik bunun en absürd sonucu ise daha çok üreten akademisyenlerin daha az ders vermesi.
İkinci sebep ise, üniversitelerin mali özerkliklerini şimdiden üstlerine alabilmelerini sağlamak. Okul biütçeleri devlet garantisi altında değil. İşe alınma süreçleri ise gittikçe daha keyfileşiyor. Bugüne kadar, karar verme yetkisi öğretim üyelerinden seçilenlerin oluşturduğu bir komisyondayken şimdi bu komisyonlar üniversite rektörleri tarafından oluşturuluyor ve kararları veto etme yetkisine de sahipler. Neo-liberal politikaların yanı sıra burada tamamen Sarkozy’ye özgü otoriter bir  yönetim biçimi görüyoruz.

Üniversitelerin özelleşmesi kuşkusuz Bologna süreciyle başlamadı ve YÖK de bu süreci tekelinde bulunduran kurum değil. Geçtiğimiz yıl Fransa’da da, hafızalarda Pecresse yasası olarak kalan benzer uygulamalar kitlesel tepkilerle karşılaştı. Dört ay boyunca grev yapan öğretim üyeleri ve üniversiteleri işgal eden öğrenciler, sınırlı da olsa belli kazanımlar elde etti. Aslında içten içe yeni bir ‘68’e doğru mu gidiyoruz sorusu da heyecan yaratıyordu ama anlaşılan tarihsel koşullar yeterince elverişli değildi. Durumu bir de Ecole Normale Supérieur Lyon’dan Yrd. Doç. Dr.  Emmanuel Renault’ya sorduk.
 
Türkiye’de Fransa’da YÖK tanımına uyan ya da aynı hedefleri paylaşan bir kurum var mıdır?
Fransa’da Yükseköğretim ve Araştırma Bakanlığı bulunuyor ve iki ayrı koldan hareket ediyor. Birincisi, memur konumundaki araştırmacılardan oluşan bir bilimsel araştırma kurumu olan CNRS ( Comité National de la Recherche Scientifique), diğeri ise üniversiteler. Bakanlığın bu kurumlar üzerinde yeni iş alanları açma ve maaş sistemini belirleme yetkisi var.

Bakanlığın öğretim üyelerini işten çıkarma, uzaklaştırma gibi yetkileri var mıdır?
Öğretim üyeleri ve araştırmacılar memur konumunda oldukları için işleri kanunla garanti altına alınmış durumdadır. Bir memurun işini kaybedebilmesi için işini yapmama, sorumluluklarını reddetme ya da pedofili gibi çok büyük kabahatler işlemesi gerekiyor. Fakat bunlar sık yaşanan durumlar değil. Disiplin ile ilgili süreçler ilk olarak kurumun içinde yapıldığı için genelde bir uzlaşma ile sonuçlanıyor.

İktidara gelen hükümetlerin üniversitelerin işleyişleri ve araştırmaları üzerinde hissedilebilir bir etkisi bulunuyor mu?
İktidara gelen hükümetlerin politik yaklaşımları, üniversiteleri ve araştırmaları değişik biçimlerde etkiliyor. Şu anda Fransa’daki mevcut iktidar her alanda memur sayısını azaltma politikası güdüyor. Emekli olan iki memurdan birinin yerine atama yapılmıyor. Bunun sonucunda da istihdam sahası güvenirliliğini kaybediyor. Mevcut hükümet ayrıca, araştırmaları ‘uygulamalı’ araştırmalara,  üniversite öğrenimi sosyal bilimlerden ziyade ticaret odaklı ekonomik öğrenime doğru yönlendirme çabası güdüyor. Burada da, yalnızca ekonomik aktivitelerin var olma hakkının olduğu bir toplum modelinin etkilerini açıkça görüyoruz.

Günümüz neo-liberal politikalarının etkisini Türkiye üniversitelerinde görmek mümkün. Fransa için ne diyebilirsiniz?
İlk olarak, üniversitelere ekonomik bir özerklik kazandırılarak üniversitelerin devlete daha az yük olması,  şirketlerle bir birlik içinde kendine finansman kaynağı edinmesi hedefleniyor. Bunun direk sonucu olarak, üniversiteler arası rekabet artacak ve illegal uygulamalar çoğalacak. En azından üniversitelerin devlet tarafından finanse edilmesi, bugüne kadar kurumlar ve diplomalar arası eşitliği sağlıyordu. İkinci olarak, araştırmaların tanımının sözleşmeli kısa dönem temel alınarak değiştirilmesi amaçlanıyor. Araştırmacılar kısa süreli sözleşmelere imza atarken (2–3 sene), özel şirketlerdeki kişisel performans ölçümü uygulaması gibi araştırmalarının sonuçlarına göre değerlendirilecek.  Bunun sonucunda hem öğretim üyeleri hem araştırmacılar birbirileriyle rekabet sürecine giriyor, kolektif çalışmalar azalıyor dolayısıyla hakiki araştırmalar sekteye uğruyor. Üçüncü olarak ise, araştırma görevlileri ve araştırmacılar iş güvencesi olmayan memurlar olarak çalışarak gittikçe daha da aşağılanıyorlar.


Geçen sene Fransız üniversitelerinde yapılan grevlerin bu konuyla yakından ilişkisi var mıdır?
Grevler temel olarak iki sorun üzerine odaklandı. İlki araştırma görevlileriyle alakalı. Hükümet araştırma görevlilerinin statülerini ve işe alınma biçimlerini sorgulamaya başladı. Hükümet, üniversite rektörlerine bu çalışma sürelerini istedikleri gibi azaltma ve arttırma yetkisini vermeye karar verdi.

Rektörlere neden böyle bir güç veriliyor?
İlk olarak, Şanghay sıralamasında Fransız üniversitelerinin daha iyi bir yer almaları adına araştırma görevlilerinin daha çok yayın yapmaları için rektörlerin baskı yapmasını sağlamak diyebiliriz.  Araştırma görevlileri, daha çok makale yazmazsanız, daha çok ders verirsiniz şantajına maruz kalıyor. İşte burada neo-liberal politikaların,  çalışanları kendi aralarında nasıl bir rekabete ittiğini görüyoruz. Üstelik bunun en absürd sonucu ise daha çok üreten akademisyenlerin daha az ders vermesi.
İkinci sebep ise, üniversitelerin mali özerkliklerini şimdiden üstlerine alabilmelerini sağlamak. Okul biütçeleri devlet garantisi altında değil. İşe alınma süreçleri ise gittikçe daha keyfileşiyor. Bugüne kadar, karar verme yetkisi öğretim üyelerinden seçilenlerin oluşturduğu bir komisyondayken şimdi bu komisyonlar üniversite rektörleri tarafından oluşturuluyor ve kararları veto etme yetkisine de sahipler. Neo-liberal politikaların yanı sıra burada tamamen Sarkozy’ye özgü otoriter bir  yönetim biçimi görüyoruz.

Üniversitelerin özelleşmesi kuşkusuz Bologna süreciyle başlamadı ve YÖK de bu süreci tekelinde bulunduran kurum değil. Geçtiğimiz yıl Fransa’da da, hafızalarda Pecresse yasası olarak kalan benzer uygulamalar kitlesel tepkilerle karşılaştı. Dört ay boyunca grev yapan öğretim üyeleri ve üniversiteleri işgal eden öğrenciler, sınırlı da olsa belli kazanımlar elde etti. Aslında içten içe yeni bir ‘68’e doğru mu gidiyoruz sorusu da heyecan yaratıyordu ama anlaşılan tarihsel koşullar yeterince elverişli değildi. Durumu bir de Ecole Normale Supérieur Lyon’dan Yrd. Doç. Dr.  Emmanuel Renault’ya sorduk.

Yurtsever Cephe’den İTÜ öğrencisi Kağan Öksüz, YÖK’ü kaldırırlar mı sorusuna kadrolaşma sağlandıktan, üniversite politikadan uzaklaşıp piyasayla bütünleştikten sonra YÖK “kalksa noooolur, kalkmasa noolur?” diye cevap veriyor. 

1980 darbesinden sonra kurulan Yüksek Öğretim Kurulu sizce neden kuruldu?
Öncelikle 1981’de YÖK kurulduğunda da YÖK’e karşıydık, 28 yıl geçti yine karşıyız., 12 Eylül’den sonra ilerici birikimi tasfiye etmek; darbenin ardından politik kimliklerinden vazgeçmeyen üniversite gençliğini ve akademisyenleri baskı altına almak için YÖK kuruldu.  Bu misyonu da çok radikal bir biçimde ilerici, solcu akademisyenleri üniversitelerden atarak hayata geçirdi. Keza öğrenciler de üniversitelere giremedi.. 28 Şubat, AKP’nin iktidara gelmesi gibi süreçlerin ardından iki yıldır Yusuf Ziya Özcan YÖK’ün başkanlığını yapıyor ve bugünkü YÖK’e baktığımızda 28 yıl öncekini değil 2 yıl önce tekrar kurulan YÖK’ü görüyoruz.

YÖK’ü üniversitelerde somut olarak nasıl hissediyorsunuz?
YÖK kanununda bazı değişiklikler yapıldıysa da kanunun ruhu hiçbir zaman değişmiyor: Üniversiteden politikayı çıkarmak. Buna göre üniversitede üniversitenin sorununa dair dahi olsa bildiri dağıtmak yasak. Bunu her gün yaşıyoruz.Üniversite gençliğine büyük önem atfettiklerini söylüyorlar ama gençliğin siyasetten uzak olması için ellerinden geleni yapıyorlar.
Bunun dışında güncel olarak öncelikle kadrolaşmayı görüyoruz. İki yıl önce tam olarak AKP kadrolaşmasının ürünü olarak Yusuf Ziya Özcan YÖK’ün başına getirildi. Bu radikal bir hamleydi. Zira AKP’nin üniversitelere yönelik bir politikası var. AKP ordu, yargı, üniversite üzerinden düzeni kaydırmaya çalışıyor. Ordu ve yargının durumu belli. Üniversitelerde de dönüşüm yaşanıyor. Örneğin  “Evrime inanmıyorum bence doğru olan kimi dinsel dogmalardır” diyen bir profesör fizik bölümü başkanı yapılıyor.  Üniversitelerin çehresi değişiyor.

Birçok siyasi grup YÖK’ün yetkilerinin daraltılmasının ya da kaldırılmasının gerektiğini söylüyor. YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan “en büyük hayalim YÖK’ü kaldırmak’’ diye röportaj veriyor. Sizce YÖK bu kadar tartışmaya rağmen neden kaldırılamadı?
Üniversiteleri amerikan tipi üniversiteler haline getirdikten ve öğrencisiyle, akademisyeniyle üniversiteleri toplumdan koparıp toplum siyasetinden uzaklaştırdıktan sonra YÖK’ü kaldırmak mesele değil. YÖK üniversiteleri teslim almanın bir aracı. YÖK Başkanı’nın bu cümleyi söyleyecek cüreti bulmasının sebebi de bu zaten. İstedikleri dönüşümü başardıktan sonra YÖK’e ihtiyaçları kalmayacak, o zaman da üniversiteler çok kötü, vasat yerler haline gelecek.

YÖK’süz üniversite nasıl olur? Sizin istediğiniz nasıl bir üniversite?
Üniversitenin niteliğine göre bu konunun ele alınması gerektiğini düşünüyoruz. AKP YÖK’ ü bir vadede kaldırabilir, bunun olmadığı ülkeler de var. Üniversitelerde kadrolaşmayı sağladıktan ve üniversiteyi politikadan uzaklaştırdıktan sonra piyasa ile bütünleşmesini sağladıkları zaman kaldırırlar.
Bizse üniversitenin tamamen piyasadan arındırılmış, eğitimin tamamen ücretsiz hale getirildiği, ücretsiz barınmanın, ulaşımın sağlanması koşuluyla YÖK’ün kaldırılması gerektiğini söylüyoruz.


Anasayfa | Bağlantılar | Hakkımızda | İletişim | Site Haritası Gsü Bim 2010 & Ver. 1.0.0.3