Üniversiteye Giriş Bilmecesi
SBS, YGS, LYS, KPSS, TUS, ALES, Hakimlik Sınavları… Sınavların da, başvuranların da sayısı katlanarak artıyor. Eğitimin her aşamasında, hangi bölümden olursa olsun her öğrencinin payına bir merkezi sınav düşüyor. Öğrencinin, üniversite mezununun başarısını diplomaları değil sınavlarda aldığı puan belirliyor, puanına göre “seçiliyor”. Bu sıkıntılı süreç “kopya”, hatalı soru ve mülakat skandallarıyla, intihar olaylarına bile yol açıyor.
 
Türk eğitim sisteminde merkezi sınavlar ilk olarak 1974 yılında, Üniversite Seçme Yerleştirme Merkezi’nin (ÜSYM) kurulması ve Üniversite Seçme Sınavı’yla başladı. Ama o zamanlar öğrenciler değil Üniversiteler seçiliyordu. 38 yılda ne oldu da öğrenci “karpuz”, ÖSYM “işinin ehli manav” haline geldi? 
 
Prof. Dr. İrfan Erdoğan
İÜ Eğitim Fakültesi
Eğitim Bilimleri Bölüm Başkanı

“Mezuna iş bulma garantisi
olmadığı kabul edilmeli”

Sınava endeksli eğitim

Eğitim felsefesi üzerine çalışmalar yapan Talim Terbiye Kurulu’nun eski başkanı, İstanbul Üniversitesi Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. İrfan Erdoğan, yaşamımıza yerleşen sınavlarla ilgili gelişmeleri Detay’a anlatırken, “Merkezi sınavların baskısı ve ablukasıyla okullarımız boşaldı. Okullarda verilen karneye güvenebildiğimiz zaman bu sorun çözülebilir” değerlendirmesini yaptı.

Sınavların, eğitime talep duyan kitle sayısının yüksek olmasından kaynaklandığını belirten Prof. Dr. Erdoğan, eskiden okul sayısının ve öğrenim görme talebinin düşük olduğunu ve okullara girmek
çin fazladan stres ve rekabet bulunmadığını belirtti. Prof. Erdoğan, eğitim talebinin yükseköğretimde yoğunlaştığını belirterek rekabetçi süreci şöyle eleştirdi: “Son 20 yılda eğitimin her aşamasında yapılan sınavların tahrip edici etkisi daha da arttı. 400.000 öğrencinin alınacağı
yükseköğretime 1.5 milyon insan başvuruyor. Kontenjanlar arttığı için üniversiteyi kazanmak daha kolay olsa da rekabet azalmıyor.”

Prof. Dr. Erdoğan yaşanan sürecin eğitimimn soktuğu çıkmazı da şöyle özetledi:, “Türkiye’deki eğitim sisteminde son 20 yıldır, yüksek öğretimdeki kapasite azlığından ve toplumun sınavlara olan alışkanlığından dolayı aşırı rekabetçi bir süreç yaşandı. Bu süreçte eğitim sistemi büyük bir tahribat gördü. Sistem içerisinde ‘sınav’ eğitimde merkez olmaya başladı ve sistem haliyle sınava endeksli bir hal aldı.”

Öğrencilerin okula yalnızca sınav kazanmakiçin devam ettiğini, bulunduğueğitim kademesinin tadını çıkaramadığını, öğrenmenin geri plana itildiğini anlatan Prof. Erdoğan bu süreçte okul öğretmenlerinin de eğitici rolünün ortadan kalktığını belirterek çözümü şöyle gösterdi:

“Sınavların temelli kaldırılması mümkün 
değil, ancak sınavların eğitimin farklı kademelerine bölüştürülmesiyle stres azaltılabilir. Uzun vadede ise okullarda verilen eğitimi ve sınavları nesnelleştirilip, karneye güvenebildiğimiz takdirde bu
sorun çözülebilir.”

Bu çerçevede SBS’nin ( 6. 7. 8. Sınıfta liselere 
giriş için uygulanmıştı) felsefi olarak doğru bir adım olduğunu belirten Erdoğan, ancak uygulamanın kısa bir süre sonra kaldırıldığını hatırlattı.

Üniversitelerdeki eğitimi değerlendiren 
Prof. Erdoğan, mezuna iş bulma garantisi vermeyen bir sistem önerdi: “Yükseköğretim düzeyinde hiçbir fakülte doğrudan bir ehliyet vermemeli, daha genel bir eğitim sunmalı. Üniversiteyi bitirdikten sonra, gençlerin üniversiteyi eğitim aldıkları konuda sorumlu hissetmeden, sorumlu görmeden ilgili oldukları alana girmeye uğraşmaları gerekir.” Erdoğan, doğrudan bir ehliyet veren Eğitim Fakültesi gibi alanlarda, eğitimin içeriğinin genişletilerek ve statüsünün değiştirilerek, atanmayan mezunların bu durumdan bakanlığı sorumlu tutmasının da önüne
geçilebileceğini düşünüyor.
 
 

“Kamuda iş bulabilmenin temelleri 
daha nesnel şartlara dayalı”

KPSS ile ilgili sorularımızı da yanıtlayan 
Prof. Dr. Erdoğan torpil ve iktidar ilişkilerine değindi: “Kamuda çalışanların durumuna kitlesel ölçekte bakarsak, Türkiye kamuda iş bulabilmeyi teknik bir esasa bağlamış durumda. Yani 15-20 yıl öncesinde kamuda çalışabilmek, kamuda iş bulabilmek daha keyfiyete bağlıydı. Çok açık söylemek gerekirse “torpil” oranı daha yüksekti. Ama zaman içerisinde, bilhassa son 10 yılda gittikçe teknikleşen bir çerçeveye sahip oldu. Bütün
bakanlıklar için konulan şartlar herkes için geçerli olan şartlar söz konusu. Bu çerçeveyi delmek de artık zor. ”Üst düzey bürokratların durumunu ise üst düzeyde, bürokrasi düzeyinde diyelim, tabii mevcut iktidarlara göre etkilenme söz konusu olabiliyor. Mevcut iktidarlar güçlerini daha fazla kullanabiliyor. Dolayısıyla üst düzey yönetim birimlerinde, üst düzey pozisyonlarda her dönemde iktidarların tercihi olmuştur. Bu her dönemde olmuştur, herhangi bir döneme özgü problem değil.” sözleriyle değerlendirdi.

DOÇ. Dr. İsmet Akça
Eğitim-Sen
İstanbul 6. Şube Başkanı

“Merkezi sınav kadrolaşmayı
engellemiyor”

“Sistematik bir kadrolaşma var”

Hem öğrencilerin hem de akademisyenlerin ortak alanı üniversitelerdeki durumu anlatan Eğitim-Sen İstanbul 6. Şube Başkanı, Yıldız Teknik İktisadi İdari Bilimler Fakültesi öğretim görevlisi Yrd. Doç. Dr. İsmet Akça, üniversitelerin YÖK eliyle zapturapt altında tutulduğunu ve akademi kadroları için yapılan ALES’in kadrolaşmayı engellemediğini aktardı.

Türkiye’deki üniversitelerde önemli bir açı farkı olduğunu savunan Doç. Dr. İsmet Akça, üniversiteler arasında hiyerarşik bir yapı olduğunu söyledi. Bu farkı şöyle açıkladı. “Tarihi özellikleriyle öne çıkan ya da paha eden özel üniversiteler ile yakın tarihlerde kurulmuş merkez üniversiteler arasında bir açı farkı eskiden beri vardı. Bu hiyerarşik yapı, buralardaki eğitimleri çok farklı olduğundan değil, tercihlerden kaynaklanıyor.”

Son dönemde yükseköğretimin en önemli sorununun “tabela üniversiteleri” olduğunu ve önemli bir açı farkı yarattığını söyleyen Eğitim-Sen Üniversiteler Şube Başkanı, yüksek öğretimdeki dönüşümü şöyle değerlendirdi: “Zaten bugünkü muktedirler de, sermaye örgütleri de, YÖK’ün kendisi de, siyasi iktidar da bakıldığında Avrupa Üniversiteler Birliği Raporu’ndaki gibi bir üniversite yapısı istiyorlar. Yani bazı iyi üniversiteleri ayıralım, oralarda bilim üretilsin, daha iyi kadrolar çıkarılsın, bir de daha vasat kadrolar, piyasanın ihtiyacına göre daha alt kadroda yetişecek üniversiteler olsun. ”Akça, kent ekonomisini canlandırma yaklaşımıyla kurulan üniversitelerin, hem kütüphane, laboratuar gibi maddi imkanlar hem de akademisyenlere dayanan emek gücü ve özgürlükler açısından yetersiz kaldığına dikkat çekti. 

Üniversitede asayiş 

“Yeterli kadrosu olmayan yerlere sürekli 
kontenjan ekleniyor, kadrosu yeterli olan yerler de kontenjan artımlarıyla zorlanıyor. Kontenjan eklendikçe gayet siyasi seçimlerle, hoşnut olunmayan kimselere kadro açılmıyor, yeterli ve uygun olmayan kişilere kadro veriliyor.” değerlendirmesini yapan Eğitim-Sen Üniversiteler Şube Başkanı İsmet Akça üniversitelerin kaynayan ve kontrol altında tutulması gereken yerler olarak görüldüğünü; öğrencilerin, üniversitenin kamusal
mekanlarının kapatılması, kontrolcü yönetmelikler gibi araçlarla baskı altında tutulduğunu belirtti. Akademisyenlerin ise kadro karşılığı susturulmaya çalışıldığını aktaran Doç. Dr. Akça, kule gibi olmakla eleştirilen üniversitelerin son 20 yılda topluma değil sermayeye açıldığının altını çizdi.

“ALES’le akademik değerlendirme yapamayız”
Akademisyenliğin ön koşulu olan ALES’in kadrolaşmaya çare olarak görüldüğünü, ancak bu sınavın akademik bilgiyi ölçmek için çok yetersiz kaldığını belirten Akça “Şimdi siz bir kadro alacaksanız o akademi, o disiplin doğrultusundaki vasıflara bakarsınız. ALES’te neyi, nasıl yaptığına bakmam ben açıkçası. Kabul ediyorum subjektif kadrolaşma çok oldu ama öyle bir dengesizlik oluyor ki, şimdi de akademik birimlerin tamamen özerkliği ortadan kaldırılıp güya eşitlik sağlamak adına merkezi sınavlar yapılıyor. Buradan nitelikli kadrolar gelmez.” dedi.

Kadrolaşmanın Türkiye’nin gerçeği olduğunu ancak bunun son 10 yılda arttığını belirten Doç Dr. Akça, “Öncelikle siyasi olarak yakın gördükleri kadrolara, büyük kentlerdeki üniversitelerin kapısını açmak istiyorlar. Bir yandan eşit başvuru sistemi üzerindenmiş gibi gösterilmeye çalışılıyor, ama bunun dökümleri yapılınca sistematik bir kadrolaşma olduğu görülüyor. Bunu yaparken de üniversitelerine emek vermiş, doktorasını başarıyla vermiş gençlere Doçent kadroları verilmeyerek adeta cezalandırılıyorlar.” dedi.

Bazı üniversitelerde adrese teslim kriterler 
konularak ve kadro bekleyen asistanlara başvurmama telkinleri verilerek kadrolaşmanın yaşandığını da belirten Akça, toplumun adalet duygusunu rencide eden sınav skandallarının da “çiftlik hesabı kadrolaşmanın” sonucu olduğunu belirtti.

Marmara İletişim’de neler oluyor?

Detay’a Üniversitelerdeki durumu anlatan İsmet Akça Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde açılan 6 kişilik doçent kadrosuna yapılan atamaların şaibeli olduğuna dikkat çekmişti. Yıllarca üniversiteye emek verenlerin telkinlerle engellendiğini ve kadro ilanının kişiye özel yapıldığını belirtmişti ve bu durumun akademide yarattığı rahatsızlığı dile getirmişti. Aynı üniversitenin öğrencisi Mikail Boz’un fakültenin yeni atanan dekanı Yusuf Devran’a ilişkin Ekşi Sözlük yazıları okulda disiplin soruşturması açılmasına sebep oldu. Ancak konunun ana akım medyada da yoğun şekilde ele alınması Mikail Boz’un yarım dönemlik uzaklaştırma cezasının 1 haftaya düşürülmesini beraberinde getirdi.
 
“Öğretmen adaylarından KPSS'ye hazırlık dersi"
 
KPSS’ye en kitlesel katılımı gösteren öğretmenler kopya skandalının da öznesi oldular. Ataması yapılmayan 300.000 öğretmen MEB ile sınavlara hazırlık kursları arasında kadro açılsın diye beklerken, 24 öğretmen intihar etti. Makina bölümü öğretmeni Deniz Değer gibi geri kalanlar ise yeni bir eylemlilik sürecinde.

Deniz Değer
Ataması yapılmayan öğretmen
 
Ataması yapılmayan öğretmenler 
eğitim alanında taşeron olarak 
kullanılıyor

-Genel olarak talepleriniz neler?

Öncelikli talebimiz ücretli öğretmenliğin 
kaldırılıp herkesin kamuda eşit şartlarda istihdam edilmesi ve güvenceli kadrolu atamaların yapılması. Bugünkü uygulamaya bakıldığında, karşımıza ücretli öğretmenlik çıkıyor. İnsanlar 12 gün sigorta ve saati 6 lira ders ücretiyle çalıştırılıyor. Biz bunun insani bir istihdam politikası olmadığını düşünüyoruz. Ücretli öğretmenler mevsimlik işçi gibi çalıştırılıyor. Ataması yapılmayan öğretmenlerin, devletin en önemli görevlerinden olan eğitim alanında taşeron olarak kullanıldığını görüyoruz.

-Sendikalarla iletişiminiz nasıl, destek
oluyorlar mı?
 
Sosyal medya üzerinden örgütleniyoruz, toplumun farklı kültürel ve siyasal kesimlerinden gelen, aslında homojen olmayan
bir topluluğuz. Ortak noktamız; öğretmen olmamız ve atamamızın yapılmaması. Sendikalarla da yan yana duruyoruz
ancak belirli bir mesafeyi korumaya dikkat ediyoruz. En önemli destek noktamız ise halkımızın taleplerimizin haklılığına duyduğu inanç. Ülkemizde birçok haklı talep halk nezdinde bu kadar destek bulamayabiliyor. Çünkü bu sadece sayısı binlerle ifade edilen öğretmenlerin atama mücadelesi değil. Yani ataması yapılmayan öğretmen kalmadığında sorun
çözülmüş olmayacak. Bu aslında nitelikli eğitim mücadelesi. Dışarıda yüz binlerce eğitim fakültesinden mezun, öğretmenlik unvanı edinmiş kimseler işsiz dolaşıyorken, okullarda öğretmen başına düşen öğrenci sayısı hala 50’lerde 60’larda. Hala ücretli öğretmenlik dolayısıyla bu vasfı taşımayan kimselerin derslere girmesine izin veriliyor, hala çocuklarımız yıl içerisinde 3 - 4 tane öğretmen değiştirmek zorunda kalıyorsa; bu sadece ataması yapılmayan öğretmenlerin atama mücadelesi olmuyor, kendi doğallığında tabana yayılıyor.

-Aslında eğitim fakültesi mezunları “öğretmen” sıfatı taşıyor ama gelinen süreçte “öğretmen adayı” deniliyor, bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Üniversiteden devletin koyduğu kurallara ve ölçütlere göre bir kişi mezun oluyor ve kendisine o bölümle ilgili bir unvan veriliyor. Sonra da liberal politikalar sonucu 4 yıllık genel eğitimin ardından sınav, staj ve özel kurslar gibi bir takım mekanizmaları harekete geçirmek istiyorlar. Örneğin mühendislik fakülteleri mezunlarının diplomasındaki “mühendis” ibaresi kaldırıldı, yerine “ilgili bölümden mezun olmuştur” diye yazıyor. Biz meseleye şöyle bakıyoruz, devletin üniversitelerinden mezun olanlar, ilgili mesleğin mensubu olarak gereken niteliklere sahiptirler. Ayrıştırması, yeni bir sınıflandırma yapılması
devletin şunu kabul etmesi demektir, “Benim üniversitelerim işe yaramıyor”. Yani 4 yıl boyunca eğitim fakültesinde eğitim almış bir öğretmeni KPSS’ye sokup, buradan hareketle iyi öğretmeni kötü öğretmeni seçme niyetindeyseler eğer, KPSS iyi öğretmenle kötü öğretmeni ayıran bir sınav değil. KPSS tamamen elemeye dönük. Eğitim fakültelerinden mezun olmuş tüm meslektaşlarımızı öğretmen kabul ediyoruz.
 
-KPSS rekabet yaratıyor mu, bu durum mesleki dayanışmayı nasıl etkiliyor?
 
Rekabet, sistemin içinde olan bir şey aslında. Mesela üniversitelerde uygulanan çan eğrisi nedeniyle, kariyerist bir yaklaşımla öğrenciler sürekli bir yarış halinde. Bu aslında insanı kendine yabancılaştıran, makinalaştıran bir durum. Sistem böyle insanlar istiyor, birlikte değil tek başına iş yapan, daha bencil, bireyci insanlar yaratmanın yolu insanları birbiriyle yarıştırmak. Eğitimde bir şeyler yapmanın ilk şartı kesinlikle öğretmenleri birbiriyle yarıştırmak değildir. Dönüp üniversitelerdeki eğitimin niteliğine bakılmalı o zaman. Öğretmenler devlet üniversitelerinden mezun oluyor, nasıl oluyor ya da hangi kriterlere göre mezun oluyor? Ama hasta bir üniversite mekanizmasından bir şekilde mezun olmuş insanları, yeni mekanizmalar kurarak ayrıştırmanın, sistemin sorununu çözmek yerine sorunu hakikaten derinleştiren bir durum olduğu açıkça ortada. Aslında farkında olmadan kendi üniversitelerine devlet kendi çabasıyla eleştiri getirmiş oluyor. Burada üniversitelerin özerk yapısının bozulmuş olması, verilen eğitimin niteliğinin düşmüş olması, akademik örgütlenmesinin son derece yetersiz olması sonuçlarındandır bunlar. Eğer sistem kendi yarattığı duruma bile kendisi çözüm aramaya başladıysa sorgulanması gereken üniversitelerdir. 1980’de üniversitelerin YÖK eliyle bilimsellikten uzak ve devlet güdümünde mekanizmalar haline getirilmesinin doğal ve kaçınılmaz sonucudur.

-KPSS’nin kopya skandalında yalnızca “eğitim bilimleri” iptal edildi ve kamuoyu baskısıyla ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan istifa etti. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Bir kere biz genel olarak sınavları reddediyoruz, üniversiteye girişten tutun da skandallarıyla gündemde olan KPSS’ye
kadar, sınav sistemlerini toptan reddediyoruz. Bunun önemli gerekçelerinden biri de bu aslında; devlet eliyle yapılan bir sınav ve hani en çok güvenilen kurum denir ya ÖSYM için, aslında bu çok güvenilir
kurumda bile istenirse nelerin yapılabileceğini gördük. Gerçekten skandal bir sınav, dolayısıyla eğitim bilimleri oturumu iptal edildi. Eğitim bilimleri oturumunda kopya çekilen bir sınavın diğer 3 oturumunda da mutlaka kopya çekilmiştir. Genel kültür- genel yetenek oturumu var ve A grubu, önemli bürokratik noktalarda görev alacakların girdiği, bürokrat olmanın ilk adımlarının atıldığı oturumlarında da bu organizasyon, şebekeler çalışmıştır. Sadece eğitim bilimlerinin iptal edilmesinin özelinde, krizin atlatılması çabası bulunuyordu. Hatta şöyle bir şey oldu, biz bu sınavın şaibeli olduğunu, sadece eğitim bilimlerinin yenilenmesiyle bunun ortadan kalkmayacağını her fırsatta söyledik. Ama hükümet ne yaptı; o şaibeli sınavla 3 kez atama gerçekleştirdi. Bu bile o sınavın ne kadar kirli bir sınav olduğunun başka bir açıdan kanıtı.

Anasayfa | Bağlantılar | Hakkımızda | İletişim | Site Haritası Gsü Bim 2010 & Ver. 1.0.0.3