Hocalar 1 Mayıslarını Anlatıyor




1 Mayıs 2011, yıllar sonra Türkiye’de çoluk, çocuk, genç yaşlı herkesin katıldığı Türkçe, Kürtçe marşların söylendiği “İşçi Bayramı’na” yakışır bir kutlamaydı. Peki geçmişte nasıldı? Bir kere daha hatırlamak ve hatırlatmak için hocalarımızdan geçmiş 1 Mayıs deneyimlerini ve yorumlarını aldık.

1 Mayıs 1977’de Taksim’de toplanan insanların üstüne karanlık güçlerce ateş açılması, kaçışan insanların ezilip ölmesi  ile yaşanan dehşetten sonra işçi bayramı kutlamalarına yasaklar geldi. 1978 yılında Taksim’de yine kutlama yapılmıştı ama buruk bir kutlamaydı.. 1979’da ise sıkıyönetim vardı ve gösteriler yasaklamıştı. Hele 12 Eylül 1980’den sonra 1 Mayıs’ı kutlamak suç gibi takdim edildi. 1 Mayıs’lar giderek korkulu ve dehşet saçan günlere dönüştürüldü. Sadece mücadeleyi göze alan solcu gençler sokaklara çıkabiliyor onlar da polisin, askerin copunu, sopasını, biber gazını ve bazen kurşununu yiyorlardı.

1 Mayıs’larda, işçiler ve toplumun ezilen kesimleri yerine kent meydanlarına güvenlik kuvvetleri doluşuyor, sokağa çıkanları dövüp, vurup yıldırıyorlardı. Bu durum yıllarca sürdü. 3 yıl önce Taksim’e giden değil, gitmeye niyetlenen DİSK’in genel merkezi basılıp içerde hazırlık yapan işçilere  biber gazı sıkılıyor, kimse Taksim’e çıkamasın diye vapur seferleri durduruluyordu.. DİSK’in  kararlı mücadelesi sayesinde ve toplumsal ilerlemenin de etkisi ile 33 yıl sonra ancak geçen yıl ilk kez yasaksız bir 1 Mayıs kutlaması yaşayabildik. Bu yıl da hem yasaksız hem korkusuz çoluk, çocuk, genç yaşlı her kesimden insan hep birlikte aynı marşları söyledi.

Füsun Özbilgen

“Aaa gay’ler ve lezbiyenler bayrak açmış yürüyor”
 

1 Mayıs 1987 , Stockholm’de güzel, güneşli bir gündü. Ne yasak, ne sopa, ne polis copu.. Partiler, sendikalar, sivil toplum örgütleri, kendini ifade etmek isteyen her kesimden insan, bayrakları, flamaları, dövizleri ile sıra sıra geçiyorlar. Türkiye’de sokağa çıkmak cesaret isterken orada bebeklerinin arabalarını süren anneler babalar, bu güzel günü paylaşan dedeler, nineler, tekerlekli arabalarında engelliler.. Yani benim alıştığım gibi bir polis saldırısı olsa kaçamayacak durumda insanlar sokaklarda. İçim hop hop ediyor, ya birileri saldırırsa nasıl kaçarlar diye dert ediyorum. Giderek kimsenin kalabalığa saldırmayacağını idrak ettim. Bu kez de başka dertlerim oldu.  Aaa gay’ler ve lezbiyenler bayrak açmış yürüyor. Peki şimdi işçi sendikaları ‘mitingimizi provoke ediyorsunuz’ diye onları dövmez mi?.

Yoo kimse kimseyi dışlamıyor. Sokaklar cıvıl cıvıl bayram yeri.. Meydanda konuşmalar işitme engellilere işaret dili ile aktarılıyor. O günün sonunda gözlerimin dolduğunu anımsıyorum. Neden benim ülkem böyle değil diye.

Ahmet Kuyaş

 

“Bakmış Türkiye’den gelenlerin hepsi Türk değil..”

Montréal, 1 Mayıs 1982. Türkiye kökenli bir avuç insan, 1 Mayıs yürüyüşüne katılıyorlar. Sendika ve derneklerin alfabetik sırayla yürümeleri nedeniyle, Uruguaylılar arkalarında. Ama önlerinde İranlılar var. İranlılar, hem çok az oldukları için, hem de birçok Türkiyeliyle arkadaş olduklarından (yarısından fazlası Azeri), izin isteyip onların yanına gelmişler.

Yürüyenlerin arasında, McGill Üniversitesi’nde doktora öğrencisi Ahmet Kuyaş da var. Güçlükle seçiliyor; o da ancak tanıyanlarca; belki bir de geleneksel bej pardösüsünü bilenlerce… O gün pek bir gururlu, derneklerinin isim babası olduğu için. Bakmış, Türkiye’den gelenlerin hepsi Türk değil, o da bu ismi bulmuş. Herkes mutlu.

Hülya Uğur Tanrıöver

“Gerçek 1 Mayıs’ım 2010..”

Lise sonrası uzun yıllarımı Paris’te geçirdiğimden, orada bir sürü keyifli 1 Mayıs anım var aslında : örneğin bebecik oğlum kucağımda katıldığım 1 Mayıs’lar gibi..  Ama tüm bu yıllar boyunca ve sonrası Türkiye’nin yaşadığı karanlık  ve/ya alacakaranlık yıllarda her zaman içimde kalan bir ukde olmuştur : 1 Mayıs’ları kendi ülkemde kutlayamamak. Dolayısıyla beni en etkileyen 1 Mayıs, benim “gerçek” 1 Mayıs’ım.. 1 Mayıs 2010’dur. Yani, yarım yüzyılı aşkın ömrümde  ilk kez kendi evimde, yerimde, yurdumda kutlayabildiğim 1 Mayıs. Bir eğitim emekçileri, bir sinema emekçileri, bir LGBTT, bir feministlerin kortejine katılarak toplumun her kesiminin, her renginin tadına vardığım bu 1 Mayıs’ı hiç unutmayacağım.

Burak Gürbüz

“Polis kordonunu geçip mitinge varmam 2000’leri buldu”

Benim bizzat Türkiye’de 1 Mayıs’larda meydanların kenarına inmem 90’lı yılların ikinci yarısı, ama polis kordonunu geçip miting alanına dâhil olmam ise 2000'li yılların başından itibarendir. Öğrenciyken Nice, Grenoble ve Paris’te 1 Mayıs’lara katıldım. Oradaki bazı 1 Mayıs’ların çok sönük bazılarının da gerçekten bayram şeklinde geçtiğini gördüm. Hatta karnavalı andıran görüntüler bile vardı. Bu durum aslında 1 Mayıs’ların normalleştiğini gösterir bir bakıma. Fakat öte taraftan anormalleştiğini de gösterir. Çünkü alanlarda emekçiler haklarını aramalıdırlar. Örneğin Türkiye’de daha fazla öğretim üyesi akademilerin piyasalaşmasına karşı çıkıp bunu 1 Mayıs alanlarında dillendirmelidirler.

Vedat Çakmak
 

“Ankara’da işçileri öğrenciler örgütlerdi”

Ortadoğu Teknik Ünivesitesi’nde ikinci sınıf öğrencisiyken 1969’da Ankara’daki 1 Mayıs’a katıldım. Ankara’nın 1 Mayısları İstanbul’a göre küçük oluyordu genelde. Kitlesel işçi katılımı yoktu, daha çok öğrenci katılımı olurdu. Öğrencilerin yanı sıra memur ve gecekondu mahallesinde yaşayan işçiler katılırdı; onları da öğrenciler örgütlerdi. İstanbul’daki gibi yüz binler değil 15-20 bin kişilik bir kitle katılırdı. 69 Mayıs’ında tanıştığım iki kişi Ertuğrul Kürkçü ve Abdullah Öcalan’dı, bir sene sonra, 70 Mayıs’ında da Deniz Gezmiş’le tanıştım.

Benim gençlik yıllarımdaki 1 Mayıs, toplumun sanayileşmesi sürecinde oluşan bir sınıf mücadelesi mantığındaydı. O zamandan bu yana hizmet sektörünün gelişmesi, sanayi toplumundan bilgi topluma geçiş 1 Mayıs’ın sınıfsal niteliğini zayıflattı. Budan 30 yıl sonra hala 1 Mayıs kutlanıyor olur mu? Emin değilim. Belki emekçi sınıfı siyasi faaliyeti olmaktan çıkar da  bir gelenek halinde devam eder.

Ahmet İnsel

“Anarşistlerin pankartını dakikalarca yuhalamıştık”

Hatırladığım en çarpıcı  1 Mayıs, 1978’de Paris’teydi. Yürüyüşe 1 milyondan fazla kişi katılmıştı. Katılımın yüksek olmasının en önemli nedeni, Fransız Komünist Partisi ile Sosyalist Parti arasında birkaç yıldan beri yürütülen Solun Ortak Programı görüşmelerinin tıkanmış olmasıydı. Tabandan gelen bizler için, işçi konfederasyonlarının ortak düzenlediği bu 1 Mayıs’a katılmak, aynı zamanda Ortak Programın hayata geçmesi talebini dile getirmekti.
 

Anarşistlerin yürüyüş yoluna astıkları bir pankart o zaman hepimizin tepkisini çekmiş, dakikalarca yuhalamıştık. Pankartta “Çalışma yabancılaştırır, yabancılaştırma bayramına hayır” yazıyordu. Fransa’da 1 Mayıs, faşist Vichy yönetimi sırasında Emek/Çalışma Bayramı ilan edilmişti. O günden beri her 1 Mayıs yürüyüşünde aklıma o pankartta anlatılmak istenen gelir.

Haluk Levent

“Taksim’e diye başlayan yolculuk Hasdal kışlasında son buldu”

1 mayıs’a ilk kez 1979’da katıldım. 1977 yılının izleri aslında 1978 yılında yüksek katılımlı ve olaysız geçen kutlamalardan sonra biraz azalmıştı; ancak 1979 yılı iç savaş boyutlarına ulaşmış çatışmaların yoğunlaştığı ve Ecevit liderliğinde zayıf bir azınlık hükümetinin hüküm sürdüğü bir yıldı. Ben de o sıralarda Behice Boran’ın genel başkanlığını yürüttüğü Türkiye İşçi Partisi sempatizanı ve Genç Öncü üyesiydim.

Hükümet 1 Mayıs kutlamalarının İstanbul’da yapılmasını yasakladı ve  sokağa çıkma yasağı ilan etti. Parti ise 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama kararında direndi ve değişik noktalardan sokağa çıktık.

Ben Pangaaltı’da İşçi Kültür Derneği lokalinden çıkan gruptaydım. Sloganlar eşliğinde caddeye geldiğimizde bizi bir tank karşıladı; “Nereye gidiyorsunuz?” diye soruldu, “Taksim’e” yanıtı verildi ama yolculuk Hasdal kışlasında sona erdi. Sonrasında hızlı bir mahkeme süreci, sıkıyönetim yasaklarını ihlalden 1 aylık ceza ile sonuçlandı ve 18 gün sonunda serbest kaldık. Bugün bakınca dayak faslına rağmen renkli anılarla dolu bir 1 Mayıs olduğunu söyleyebilirim. 


Anasayfa | Bağlantılar | Hakkımızda | İletişim | Site Haritası Gsü Bim 2010 & Ver. 1.0.0.3